Uzun sayılabilecek bir aradan sonra tekrar merhaba internet denen şey. Normalde geceleri girişirdim bu blog olayına ama nedendir bilmem gayet gündüz şu an. Gri bir hava var İstanbul’da hatta. Çok da soğuk değil. Rumeli Kavak’ı falan çok hoştur bu havalarda.
Neyse, uzun zamandır blog yazamamamın nedenini de söyleyim, video! Temmuz’dan beri bir video kafasıdır gidiyor bende. Ucundan azıcık bulaşmıştım ama tutup da Final Cut denen programı öğreneceğim aklıma gelmezdi. Aklıma sokanlar sağ olsun!! Çok s.kimsonik videolar çekiyorum aslına da bakarsanız; http://vimeo.com/leventkopuz/videos
Yeni bir tanesi de şu an yükleniyor hatta.
Fotoğraflara gelecek olursak; bunlar yine bekletilmiş ve demlenmiş tarzda fotoğraflar. Ekim’den kalma hatta filmekimi’nden kalma.
Vapurda başlıyor..
Bir yalnızlık hissi gibiydi pencereden uzaklara bakışım.. Yokluğun bir tahta, tahtada bir demir, demirde güneşin sarısı, sarıda başak, başakta rüzgar… Rüzgarda…
Çok güldüm şu an. Ne saçmalıyorum ben. ahaha.
Bildiğin vapur camı işte.
Bu arada kalmış gemilere acıyorum. Yeni yapılan gemiler gibi modern değil. Koltukları, sağı solu değiştirince de arada kalmış hissi veriyor. Tersten ergenlik gibi.
Demiştim ya filmekimi vardı o gün. 3 film’in ilkinin giriş olayı.
kırmızı. opera’ları andırıyor.
İlk filmin adı Margin Call. Şiddetle tavsiye edilir. 2008′deki bütün dünyayı saran ekonomik krizin ilk bilmem kaç saatini ele alan, kurgusu ve oyunculuğu güzel video parçası.
Ağır sanat.
Tekrar vapur. Tekrar karşıya geçiyorum. Arada bir işim çıktı halledip dönecem.
Bunu sevdim.
Taksim’e doğru.
Sıkıntılı bir durum. Kafasını oraya koyacak kadar zahmete giriyorsa bir kadın, acilen çözülmesi gereken sorunları var demektir. Yanındaki abi de hissetmiş gibi kadını.
Burasını hatırlamıyorum neresi. Bir ihtimal Beylerbeyi olabilir. Ya da The Hall’un sokağı. Araya kaynamış sanırım. Görmezden gelin.
İkinci film’i beklerken.
İkinci film’de.
Diğer filmler neydi hatırlamıyorum şu an. Kitapçık da çok uzakta masamdan. Fotoğraf ise, diğer filme girmeden önce dinlenme salonuna giderken.
Fotoğraftaki etkinin adı da; Blur. Bilmeyenler olabilir pek tabii.
Dinlenme salonu dediğim yer, Starbucks. Bu abi başka şeylerin peşinde gibi ama.
Bu da ben. Gözde Güngör çekmişti. Aslında o da tesadüfen gelmişti oraya. Kahve sızdırıyor.
Tekrar film’e.
Belirtmem gereken bir şey var; insanlara ¨festival fim’i¨ ya da ¨film festival’i¨ dediğin zaman kafalarında oluşan ¨ucube filmler, çok sanatsal filmler, çok eski filmler, çok basit filmler¨ imajını yok etmek için ne yapmak gerekiyor bilmiyorum. Bir el atın bu olaya.
Etrafımdaki insanlardan da var, festival filmi diyoruz çok sanatsal geldiği için kulağa her halde, ¨yaaa sinemaya gidelimmm¨ diyenler oluyor. La şapşal, 6 ay sonra sinemada izleyeceğin filmi gel izle diyoruz sana burada, sen halen daha Hollywood’un kucağına oturmadan rahat edemiyorum diyorsun bana. Adam ol festival’de film izle.
Sokakta hangi gence sorsan sinemaya bayılır. Festival diyince burun ekşitir kılkuyruk. E tabii bir bilete 20 TL vermeden sinemaya gititğini hissedemiyor bebe.
Neyse.
Yaşlı teyzeler soktak bir garip oluyor. Hele, 60 yaş üstü olup da insanların arasında halen daha bulunabiliyorsa, saygım artıyor.
Nedeni de, yaşlı tripleri yapmadığı için. Bu mevzu derin, sığmaz buraya.
Yalnız çöp. Yazının başındaki yalnız pencere gibi.
Yalnız adam ve yalnız gölgesi.
Yalnız dört ışık.
Yalnız delikler.
Bu da evimin caddesi. Geceleri çok güzeldir. Çengelköy.
Çok mu gergin oldu yazı bilmiyorum fakat arada gergin olmak iyidir. Hem sesli güldüğüm kısım da vardı ya dur bir dakika. İyi oldu iyi.
Olaylara karışmayın gençler.
L.
..biryazakşamı.büyükbirgemininyanında,gemidenizinkenarında,büyükyıldızlarınaltında,büyükhayallerinardında, ..keşkelerinyokolmadığıbiryazakşamında,büyükbirdostileyanyana…
Bu akşam Yaşar ile Galata’da bir yerlerin açılışının bir parçası olduktan sonra ¨nereye ? nereye ?¨ soruları ardından ¨haydi Asmalı’dan bir geçelim..¨ gibi, klasik bir öneri atıldı ortaya.
Kamondo Merdivenleri’nden yukarı, sonra biraz daha yukarı. Kule’nin dibinden sağa ve düz ileri. Ortalık soğuk, sokakta insanlar az. Sağdan solda müzik sesleri dışında bir ses yok. Doğan’ı da geçip, tekrar soldan yukarı ve aradan bir giriş Asmalı’ya..
Asmalı ise, bom boş. Boştan da öte, ıssız. Neye göre; geçen sene aynı zamanlara göre..
Az daha ilerledik ve aklımdaki yere, Bezgin’e yöneldik ki dışarıdaki oturma yerleri yok. Onlar da ıssız. ¨Hmm tabii ya!¨ dedim içimden ve eve gelince bu fotoğrafları hatırladım-hatırlattırıldım. Blog’ları yazılacak olan fotoğraf klasörlerinden birindeydi bunlar.
Ve artık bu parçalar da, tarih sahnesindeki yerlerini aldılar böylece.
Fotoğraflar, geçen yazın bir akşamında ve akşamüstüsünde çekildi. O zamanlar, oraların ne ıssız olacağı hakkında bir bilgi ya da bir öngürü vardı.
Sadece belgelemeye yönelik bir yaklaşımdı. Sanki, belki de bir daha bu imkanım olmayacakmış gibi de yapmışım. Oturduğum yerden, kimsenin farketmeyeceği şekilde…
Ortaya çıkan fotoğraflarda, Asmalı ambiansından çok, oradan geçen insanların ambiansı oluştu fakat; onlar da oranın bir parçasıydı neticede.
Bu arkadaş biraz farketmiş gibi. E tabii, kamera biraz iri olunca!
Kızın çantası konu burada.
Hiç farkında olmasak da, orası bir sokaktı. Hatta öyle bir sokak ki, ortasından geçerken yanlışlık ile telefonunu cebinden çıkarmak için yavaşlasan arkandaki insanın sana çarpacağı bir sokak.. Ya da pardon bu bir sokak değildi, açık hava restaurantıydı.
Şimdi bir sokak sanırım artık.. Issız ama tekrar can bulacak bir sokak. Çarpışmadan..
Genel bir durumdur, yüzlerce insanın geçtiği sokaklarda o kadar az kişi kafalarını kaldırıp da yukarı bakar ki.. Yukarıdan aşağıya bakmak daha zahmetsiz bir şey olduğu içindir herhalde.
Kıyafetin rengi.
Ve bir çarpışma anı daha.
Tamam, itiraf ediyorum; meselenin başlangıcı Asmalı’dan geçen insanlar değildi. Bu kızıl hatundu. Sigara içişi falan iyiydi..
Fakat bu fotoğraflar, tamamen Asmalı’yı belgelemek adınaydı.
Hep mi gözümüzden kaçmış ya da hiç mi rahatsız etmemiş bilmem; dükkanın masaları yetmemiş, geride kalan ve insanların yürüyerek geçeceği bölgeye bile sandalye atmışlar. Bunu da yeni fark ediyorum.
Ve mimarisi.
Açık hava restaurantı.
İşin bir güzel yanı daha, bu kadar insanın gideceği alternatif mekanların açılması Asmalı ve Galata taraflarında. Çeşitlilik, kaliteyi getirir neticede.
Bu da en sevdiğim masaydı benim.
İyi geceler.
L
Yeni bir uygulama başlatıp, bundan sonra her blog girdisinde fotoğraf daha doğrusu görsel üretimleri içerik alan faydalı link’ler vereceğim yazının sonunda.
Televizyonunu yeni açanlar için ise belirtmek gerekir ki; şu anda bulunduğunuz blog 2007′den beri aktif halde olup içerik olarak fotoğraf temelli ve onları destekleyen metinlerden oluşmaktadır.
Genellikle gündelik hayatın, kendi bakış açımla gördüğüm sahnelerini barındırır fotoğraf olarak. Alt metinler de, bunlar ile bazen alakalı bazen de alakasız ama anlamlı şeylerdir.
Peki ¨sen kimsin ?¨ diye soranlara da, cevap buradan gelsin; http://about.me/leventkopuz
Bu yazıda ise geçenlerde Karaköy’den Galata’ya çıkan Tünel’e alternatif bir yol üzerinde çekilen detay fotoğraflar var. Çok da fark yaratan fotoğraflar değil fakat hayatta her şeyi de farklı olmak ve fark yaratmak için yaptığımız söylenemez herhalde. Paylaşmak bazen su kadar basit ve komplike bir şeydir aslında.
Karaköy Tramvay durağında indikten sonra karşıma çıkan bu sahne. Bu ağaç, tam olarak durağın arka tarafında 20m ileride ve orada olmaması gereken bir ağaç gibi. Bu kadar sıradan bir fotoğrafa anlam katmaya çalışmıyorum. Ya da çalışıyorum.. Yine de bu ağaç farklı.
Karaköy. Burada güzel olan şey, binanın üzerine düşen gün batımı yansıması. Bu arada fotoğraflar, saatleri geri almadan önce çekilmişti.
3 tane durağan olmayan canlı. Sırf bu yüzden binaları daha çok seviyorum insanlardan.
En başta bahsettiğim, Galata’ya çıkan yolun başı. Tam olarak, Tünel’in yanından Bankalar Caddesi’ne doğru..
İyisinden bir fiyat etiketi. Tamamen doğal yöntemler ile gayri-resmi bir etiket.
Baret takılıyor artık sokaklarda. Doğu’da ise insanlar depremden hasar almış binalarda yaşamaya zorlanıyorlar.
Çamurdaki bir yansıma gibi.
Burası da tam olarak, Bankalar Caddesi’nin sonundan sola yukarıya doğru giren sokağın başı. Tabelayı takip..
Bana eşlik eden bir adam. Normalde bu fotoğraf siyah/beyaz olmalıydı fakat akışı bozmaması için dokunmadım.
Çıkarken solda.. Bu şehir nasıl bir şehir. Toplumdaki kültürlerinin farklılıkları mı yoksa insanların umursamazlığı mı bu kadar farklı iki binayı yan yana getirmeyi başarmış. Ya da yerel yönetimler mi..
A Takımı’nın arabası.
Siyah uçan balonlar. Fitili ateşlenmiş bir siyah bomba. Balonlar gözetliyor, kimlikleri belirsin fakat görüldüklerinin farkındalar.
Evet, bu yazıda pek insan fotoğrafı yok. Ki yazı, Karaköy’den Gatala’ya çıkan bir sokak üzerine kurulu.
O yüzden bu yolun ortasından fırlayan bu sarı şeye fazla takılmayan.
Bu bir cevizin dış kabuğu olsa gerek. Apartmanın önünde.
Sokakların paylaşım alanları olarak en özgür şekilde kullanılması bu sanırım. Gözlerden uzak, bir anda ortaya çıkan bir düşünce ve duvarda can bulması. Neyse ki muz zamanı geçti.
Görmesi elinden alınan bir kişi. Ya da gördüklerinden dolayı artık hapiste olan biri. Ya da beyninin renkliliği ile gerçek olan dünyayı nasıl gördüğü arasındaki farkın farkında olmayan biri.
Şüpheli poşet.
Napoli gibi.
Tabela devam.
Kedilerin olması gerektiği yer; sokaklar. Ev kedilerini, sahipsiz ya da hasta diye evlerine kapatan insanlar var bu şehirde. ¨çok hastaydı¨ ¨çok yalnızdı¨ diye eve hapsedilen kediler, iyileştikten sonra sanki ait oldukları yerlere bırakılıyor. Özellikle genç kızların, onlara içsel bencil çıkarları ile evlerinde beslediklerini düşünürsek. Zavallı hayvanlar insanlar gibi davranmaya başladılar.
Galata Meydanı’nda sonunda. Sakin bir ortam, hava biraz serin ve ortalık sakin. Bir şeyler okuyacak kadar sakin.
Şişhane’ye giden sokak. İki turist genç. Ya da değiller. Artık buraya gelip yerleşiyorlar turistler de. İstanbul eski yüzyıllardaki imajına kavuşuyor tekrar. Keşfedildikçe kendine yeni hazineler katan bir şehir burası. İyi tarafından bakın bir an için!
Aynı sokakta sağ tarafta.
Balkonın kapısı açık kalmış. Pencereler de.. Yaşanmışlık hissi ama bir o kadar da belirsizlik. Zamanın boşlukta kalması gibi. Yansımalar da takip ediyor..
Burası anlatması zor bir yer. Hatıradan fazlası. Hep hatırlanmayı hak eden bir sahnenin cereyan ettiği bir merdiven. Olması gerektiği gibi acısız şekilde sona eren bir duygu yoğunluğu. Geride özlem bırakarak..
İnsan davranışlarını izlemek, hem de herkesin onları izlediğini düşündüğü yerde herkesten daha farklı bir göz ile onları izlemek.. Onlara açıkça ne yaptığını söyleyerek, onların seni anlamayacağından emin olmanın verdiği güven.
Fizik. Akışkanların mekaniği.
Ve sonunda, malum kişi ile buluşmadan önceki son bekleme yeri. Başka bir merdivenlerin olduğu yer.
Bu arkadaş da annesine poz veriyordu. Alakasız merdivenlerin olduğu yerde, alakasız bir surat ifadesi ile. Hemen sonrasında bana laf atmamış olsaydı, tamamen kişisel nedenler diyecektim bu poz verme olayına. Neyse ki, fotoğrafını çektiğimin farkında değildi.
Soldaki benim dizim.
Ve evet, link arşivinden bir link seçmenin zamanı şimdi; Buenos Aires’den Diego Levy – http://www.diegolevy.com/
Aydınlanma ile..
L
Geçenlerde, daha önce hiç deneyimlemediğim bir fotoğraf performansı içindeydim. Hatta fotoğraf kısmı ile alakam olmadığı gibi, olayın içeriği hakkında da bir bilgim yoktu. Sadece mantık, işlevsellik olarak daha önce pek çok filmde yer almıştı bu olay.
Olayı, olay anında öğrenmeye çalıştım. Bir işlem şeması vardı bu spor oyununun. Bir de adı vardı; Okçuluk. Hatta Okçuluk Dünya Şampiyonası’ymış.
Benim de öncesinde haberim yoktu olaydan. Sportif performansların yegane fotoğrafçısı yakın arkadaşım Semih, kapıma gelip ¨haydi gidiyoruz¨ demeseydi de kolay kolay haberim olmazdı. Alt komşum bu arada kendisi, o yüzden kapıma gelmiş olabilir.
Neyse. İşin garip yani, hiç haberim hatta bilgim bile olmayan organize bir olayı fotoğraflarken bulmak kendimi. Kademe kademe. Parça parça ve sıra ile fotoğrafladım.
Hatta işi kılıfına uydurup, bir de böyle bir lens ile kamera da geçirdim elime (aşağıdaki);

© http://blog.martinbaileyphotography.com/
Açıkcası, Semih güzel bir ev sahipliği yaptı da diyebilirim bu yüzden. Lensi tanımayanlara; 600mm f/4. Body de, Canon EOS 1D Mark III.
Anlayacağınız, aşağıdaki fotoğraflar bu birleşim ile çekildi.
Olay böyle başlıyor; sporcu yerini alıyor ve yaklaşık 35-40m’lik mesafedeki hedefe nişan almak için hazırlanıyor.
Nişan alıyor. Bunu yaparken çok cool ve dikkatli olmak gerek sanırım. Bu kız öyleydi hep.
Ve bırakıyor! Yaklaşık 3-4sn sürüyor, nişan aldıktan sonra oku bırakması.
Ok hedefe varıyor ya da varmıyor.. Dünya Şampiyonası kafasında olan okçularınki varıyor tabii.
Neyse, sonra birileri gidip yanına okun vurduğu noktaya göre puanını söylüyor. Diğeri de not alıyor.
Sonra bir kadın sağ kolunu kaldırıyor.
Bütün bunlar olurken de, arkada güzek bir kız optik bir dürbün ile hedef noktasını gözetliyor.
Sonra kafasını kaldırıp bir şeyler bağırıyor bu güzel kız. Daha arkasında da TRT’nin canlı yayını yapılıyor.
Hedefi gözetleyen güzel kız yetmezmiş gibi, sağ tarafta çadırın içinden bir adam da hedefi gözetliyor sessizce.
Ve tabii, en arkadan da birileri seyirci olarak olayı izliyor.
Bütün bunları aynı anda süzen ve belgeleyen Semih de, bana poz veriyor. (fotoğrafın çekildiği mesafe yaklaşık 40m)
Bu tip bir blog yazmayalı çok olmuştu. O yüzden benim içime sindi blog arşivinde yer alması böyle bir şeyin.
Ah bir de, unutmadan, tarihteki çok eski sporlardan birinin Dünya Şampiyonası yapılmış ve yazılı ya da görsel haberlerde bunun haberi bile düzgün bir şekilde geçmemiştir. Garip.
Ya da ben kaçırmış olabilirim.
Son olarak, bu yukarıdaki fotoğraf tipinden hoşlanan insanlar için de spor fotoğrafçılığının uç noktaları adlı link’i sunmak isterim;
http://www.boston.com/bigpicture/2011/11/pan_american_games_2011.html
İyi bayramlar herkese.
L
Neden Bienal ?
Bu sorunun cevabını bu yazıda bulamayacaksınız çünkü burası bir fotoğraf blog’u. Yani burası bir fotoğraf blog’u olmasaydı da bulamayacaktınız çünkü Bienal denen şey tam bir karmaşa. Biz burada daha basit takılıyoruz. Daha yüzeysel mevzulardan bahsedip, gündelik fotoğraflar ile bunları süsleyip, alt metin falan da derken ortaya kolay hazımlık bir sunum çıkıyor. Son 4 senedir de olay böyle devam ediyor.
Bulacağın şey ise, 12. İstanbul Bienali’nin muhtemelen daha önce görmediğin algıda ve seçicilikte olan fotoğrafları. Artık bunlar da sana ne hissettirirse…
Bienal, Tophane – Antrepo 3 & 5′te.
Bu ben.
Bu da Yaşar. Londra’dan yeni transfer.
Bu sefer ki Bienal’in en temel özelliği belki de sunum şekliydi. Antrepoların içleri özel odacıklara ve büyük salonlara ayrılmıştı. Çok basit ama işlevsel bir yapıya sahipti. İyi de olmuştu. Ryue Nishizawa’ya tebrik buradan.
Tropik Kalıntı – Jonathas de Andrade çalışması. Bu güzeldi.
Zaten dikkatimi ve önemimi çeken çalışmaların fotoğrafları var yazıda. Bu yüzden ayrıca belirtmek gereksiz.
Sergi alanının iç mekanı. Olması gerektiği gibi gayet.
Yaşar’ın sanata yaklaşımı.
Tarihteki en müthiş başarılardan biri. Vietnam Savaşı! Laf!
Bienal, 5 kısımdan oluşuyor. Bunlar; İsimsiz (Soyutlama), ¨İsimsiz¨ (Ross), ¨İsimsiz¨(Pasaport), İsimsiz (Tarih) ve ¨İsimsiz¨(Ateşli Silahla Ölüm)
Beni en çok etkileyen de ¨İsimsiz¨(Pasaport) oldu.
Temiz sunum.
Farklı bir farkındalık ile anlatım.
Bir tanıdığın parmakları. Parmaklarını kullanan kadın güzeldir.
Bu fotoğraf da bana Londra’da bir Modern Sanat Galeri’si havası uyandırıyor.
Bunu sevdim.
Önemli şahsiyet. Siyah olan.
Gittiğimde, daha önceki yıllarda hiç görmediğim kadar 40 yaş üstü katılımcı vardı. Sanat denen şey topluma yayılıyor her geçen 2-3 yılda bir.
Adolf Eichmann. Karizma isim.
Bunun da anlatım dili çok ustaca. Teknik olarak da hoştu.
Asıl eser bu. Fırça Darbesi!
Burası sanırım kendimi bulduğum yerdi. Kızdan ötürü değil. Duvardaki fotoğraflar. Kız da bir şey bulmuş olmalı hem, duruşa bak.
Bu Bienal çalışanlarına özellikle mi, çalışma esnasında kitap okumaları söyleniyor anlamış değilim. Herkeste bir kitap okuma pozisyonu var ve bazıları çok çiğ duruyor. Bazıları da tepki olarak telefon ile konuşuyordu sevgilisi ile. Saçma.
Yeşilden maviye.
¨Who paid bills ?¨
Güzel bir metafor.
Japon kafalar. Asker bunlar. Bu çalışmanın yanındaki görevli kadından bilgi alabilirsiniz. Biraz kitliyor sizi ama olsun güzel anlatıyor.
Bu da benden.
Antropa No:5′e geçiş.
Geçiş öncesi kahve molası.
Yaratıcı.
Bu da çok önemli bir çalışma. Güzel şeyler anlatıyor. Vakit ayırmak gerek.
Bu görüntü güzel bir görüntü. İzleyicilerin çoğu, çalışmalara bakıp geçmiyordu. Alt metinlerini de okuyordu. Tabii bazıları da parmakları ile dokunuyordu. Yeri gelmişken, parmaklarını kullanan kadın güzeldir.
Çok sev. İğrenç.
Bunu bakmadan netleyip, kadraj almıştım. Marifet diye söylemiyorum ama yapmak kolay değil.
Bu fotoğrafı da Burak’a havale ediyorum. O çok sever.
Bu çalışmanın adı, ¨benim çileli başım¨. Bütün çalışanlar yorgun ve bitkin halde. Bu arkadaşları bu şekilde çalıştıran yönetim, nasıl bir performans bekliyor acaba.
Sergi mekanının hemen dışı. WC’lere giden yollar. Arkalar, aralar..
Eser No: 13
Asıl sanat, bu duruş işte.
Bu da çok etkileyiciydi. Son dönemlerde ağzımızda pelesenk olan bir tabirin nasıl da sanat ile iç içe geçtiğini görüyoruz. Yani demem o ki, sanat toplum içindir. Toplum da sanatçı içindir.
Bu sene ki Bienal böyle bir şeye benziyordu işte. Ne anladım Bienal’den peki ? Bienal, her şeye-her şekilde umarsızca-acımasızca-kayıtsızca-bir çırpıda-korkusuzca gönderme yapabilen bir nesne olmuş. Dolaylı anlatım o kadar çığrından çıkmış ki, birazcık mantığı olmayan insanlar izleyince bambaşka şeyler anlıyorlar çalışmadan. Ben de bu yüzden Bienalleri bu kadar seviyorum sanırım. Hatta bu yüzden bir kaç kere daha gideceğim.
Siz de mutlaka gidin. Hiç bir fikriniz yoksa bile gidin. Farklı bir şeyler yapmak iyi gelebilir hem.
Sevgiler,
L
Geç keşfetmiş olduğum bu kadının, bu kadar derin ve tutkulu bir şekilde insana sevişme dürtüsünü çağrıştırıyor olması muntazam bir durum. İlk dinlediğim anda belki de tutku ve sevişmenin en son yaşanacağı, en alakasız ve saçma bir yerde olmama rağmen, müziği duyduğum ilk saniyeden itibaren tutku ve sevişmekten başka hiç bir şey çağrıştırmadı bende. Tekrar tekrar dinledim..
Sonra, hayat denen şey algılarımızı açtığımız kadar bize bir şeyleri veriyor ya, işte bir kaç gün sonrasında bir odadan bu kadının sesi geldi. Müziğin tam karşısına oturdum, bir masa, kırmızı objeler, masadan biraz ayrı düşmüş bir masa sandalyesi ve masanın üstünde yanan bir sigara. Bu sahnede biraz gölgeler ve karanlıklar vardı. Yanan sigaranın dumanı, masanın yanında ayakta duran abajurun ters ışığından dans eder gibi görünüyor ve şarkı ile bütünleşiyordu. Ve bu sahnede tek bir eksik vardı, sol tarafta karanlığın içinde kaybolmuş saçları dağılmış ve yarı çıplak bir halde sigarasından nefes çeken bir kadın. Ben ise olmam gereken yerde, müziğin tam karşısında oturuyordum;
Bu kadının adı Mylène Farmer. Fransa’dan çıkmış en ateşli hatunlardan birisi..
Tutku denen şey.
L
Uzun zamandır masaüstündeki yerini koruyan bir klasör içindeki bu fotoğraflar Pınar’ın da yönlendirmesi ile birlikte blog haline dönüştü sonunda.
Geçen kış Balkan’ların nadide parçalarından Bosna-Hersek ve Hırvatistan yolculuğu yapmıştım. Oradan geriye kalanlar..
Fotoğrafları bu kadar bekletmemek gerek.

Atatürk Havalimanı’nda ayakkabının çıkarıldığı dönem. Artık ilk kontrollerde kemer ve ayakkabı çıkarılmıyor.
Gece yarısı havalimanı..
Sabah 5′e doğruydu uçuş. .Havalimanları özel ve güzel yerler. Buralardaki insan davranışları normal kamu alanlarındakinden çok daha farklı bir hale geliyor.
İyimiş.
Moralimi bozmuştu bu görüntü. İstanbul – Sarajevo uçuşlarını Bosna Havayolları sağlıyor THY’den alsan da bileti. Bu yüzden hostesler de Bosnalı doğal olarak.. Yani..
İlk gün kaldığımız hosteldeki Kerim’in (Bosnalı) şehirdeki gezi turumuz için tavsiye verme olayı.
Sarajevo’daki Başçarşı. Soldaki de ben ve orada kaybolan mavi camlı gözlüklerim.
Başçarşı’daki Galatasaray adlı restaurant. Sahibi eskiden bir GS’li futbolcuymuş. Çok lezzetli etler yapıyorlar ve gayet uygun fiyata. Bir de sizi haftanın 7 günü kırmızı bir elbise gıyen kadın karşılıyor. Sevimli bir kadındı.
Yer tespit çalışmaları.
Başçarşı bölgesinin biraz dışında bir alış-veriş merkezi. Modern mimari. Sarajevo’yu düşündüğün zaman modern mimari biraz garip geliyor kulağa. Fakat sırf olsun diye oldurmamışlar. Fena değildi bina. Üst katında espresso için tiramisu ile.
Bu da modern olmayan kısmı şehrin. Daha neler var zaten..
Sarajevo çok özel bir şehir. Her hangi bir şehir değil.
Şehir’de bir bina. Sovyet kafası.
Wu-Tang’in burada çıkması..
Burak’ın elinde 5 Mark var. Bosna Mark’ı. Eğer cebinizde böyle bir şey varsa, ufaktan zengin sayılırsınız. Tüketim sektörü oldukça ucuz Bosna’da.
Şehrin güney-batı girişindeki yerleşim bölgesi. Duvarlarda Sırp’ların saldırı zamanlarından kalma izler. Bu binaların olduğu bölge bir site. Tam bir sovyet mantığı ile kurulmuş bir site.
Detay isteyenler; http://www.youtube.com/watch?v=a
Aynı siteden bir duvar daha. Buradaki izler ise biraz daha dikkat çekici. Bir öncekiler belli ki şehre giren tanklardan atılan roketler. Fakat burada mermi izleri alçakta ve yanal devam ediyor. Çok da zor olmayan bir tahminle duvarın önüne dizilen insanların toplu katliamını görebiliyorum.
Detay.
Sitedeki çocuk parkı. Çok hüzünlü ama alçaltıcı değil. Çünkü Bosnalı’lar çok gururlu insanlar. Ülkenin her yerindeki duvarlarda az önce ki gibi izler var fakat bu izleri yok etmiyorlar. Bu gerçeklikten kaçmak yerine bununla sürekli yüzleşip, buna göre geleceklerini çiziyorlar.
Site’nin az ilerisindeki fabrika. Sovyet sistemi demiştim..
Yine siteden.
Ve işte efsane Fornetti!! Bugün İstanbul’un pek çok yerinde açıldı mağazaları. Daha çok yeni ve çok yetersiz burada. Her zaman ki gibi insanlarımız yeni bir şey ve yabancı marka olmasından ötürü içeriğe bakmadan atlıyorlar. Fakat buradaki Fornetti’lerde bütün her şey buz gibi soğuk ve taze değil. Şikayet mektubu yazmışım Maceristan’a da fakat bir değişiklik yok..
Bizim insanımız ne zaman sosyal duyarlılığa sahip olacak merak ediyorum. Fena manipüle içindeyiz topluca.
Mostar’a giden trendeki Prof. Jozo Bakalar’ın Mikroekonomija adlı kitabını bana hediye etmeden önce imzalaması. Tekrar baktım da şimdi kitaba, e-mail adresini yazmış. Hatırladım fotoğrafı yollayacaktım. Yollayayım..
Ekibin geri kalanı. Asker, Prof., yolcu.
Mostar çok daha sembol bir şehir Sırp’lar ile olan savaş için. Yine bir duvar..
Bazen mermiler, bazen de yazı..
Aradan çıktılar yine.
Mostar yakınlarında Mecugorye. Sağdaki Avustralya’lı Cam ve soldaki de bambam.
Kıraviçe. Her ne kadar doğadan hoşlanmasam da, orası güzeldi.
Poçitely’deki kulenin en üst kısmından bir detay. İsim yok, şehir var.
Kaldığımız hostelin sahibinin kardeşi bambam. Turumuzun rehberi. Sağlam adamdı!
Mostar köprüsünün yakınında bir rest. Bu menü 5.5E idi. Avrupaya göre bedava.
Mostar’ın Hristiyan bölgesi. Köprü şehri ikiye ayırıyor.
Hırvatistan sınırı. Otobüs ile geçiş esnasında. Çok da nefret dolu bir muamele görmüştük. Bütün otobüs yerinde otururken bizi indirip saçma saçma sorular sorup çantalarımızın içine bakmışlardı. Bir noktada haklılar; Balkanlar’da ki Türk imajını bilmeyen var mı..
Varış noktası; Dubrovnik. Enfes bir şehir.
Şehir’deki Anma Müzesi. Şehir baştan aşağıya yıkılmış ve tekrar inşa edilmiş aslına uygun olarak. Şehir dediğim ¨old town ¨. Fotoğraflardaki da hayatını kaybedenler.
Zagreb’den bir Balkan insanı. Balkanlılar çok atarlı ve enerjik bir topluluk.
Zagreb’deki oda-m.
Sovyet sızıntıları.
Avrupa’nın en çok sevdiğim yanlarından biri.Taksiler Mercedes.
Zagreb şehir merkezi. Şimdi böyle yazınca, İstanbul’un Avrupa’daki pek çok şehirden nasıl ayrıldığını farkettim. Bizde şehrin kendisi merkez. Tam Amerikan kafası.
Sokakta.
Büyük adam; Nikola Tesla. Bir de reaktörü var bunun. Önemli şahsiyet.
Bronz.
¨NATO’YA HAYIR“
Kravatı bulan ülke olmak kolay değil.
Opera Binası’nda oyun arası. Herkes böyle takım falan giymişti de -hatırlıyorum- biz alakasız kıyafetlerimiz ile balkonda izlemiştik oyunu.
Oyundan bir sahne. Oyunun adı tam hatırımda değil. Burak hatırlar ama..
Murtic’in calışmaları. Hoş şeyler yapıyor; http://www.murtic.com/
Devlet müzesinin asansörü. 3 kişiyiz aslında.
Klasik anlayışlar. Çok önemli eserler vardı.
Bir de şu var; Osmanlı’yı silip atmışlar resmen bu toprakların çoğundan. 90′larda burada savaşlar olduğu zamanlarda kendi tarihimize olan tutumumuzu da düşünürsek, pek de garipsenecek bir durum değil.
Modern Sanatlar Müzesi bu da.
Yanlış değil.
İmamı’nın aylık 18bin Euro maaş aldığı Zagreb Merkez Camii. İnanmamıştık ama kapıda Aston Martin’i de görünce..
Tekrar Sarajevo. Zaten belli de oluyordur. Çok özel insanları var.
Şehir arada kalmış bir geçiş bölgesi. İstanbul için denir ya, geçiş bölgesi. Bu söz biraz daha geniş çoğrafyalar ve medeniyetler için geçerli fakat buradaki olay daha ufak bir bölge için bir geçiş bölgesi.
İnsanları çok cana yakın. Fakat nesiller arasında inanılmaz bir uçurum var. Genç nesil ile bir önceki nesil.
Bosna – Hersek’de çalışanların çoğu kadın. Yani tüketim sektöründe çalışan. Pastane, kafe, market, otobüs durakları vs. Sebebi de savaş zamanında erkeklerin pek çoğunun hayatlarını kaybetmesi.
Çok karma bir ırk gibi. Kadınları Ruslar’ın vücutlarına sahip fakat enerji olarak Akdeniz enerjisi.. Hayal gücünüzü çalıştırın.
Ayakkabıları da giydik.
Evdeyiz.
Son 6-7 aydır yurtdışna çıkmadığımı farkettim yazıyı bitirirken. 3 ayda bir gelecek planlarım değişip ve bu planlara çok hızlı adapte olduğum için, yurt dışına ayıracak vakit bulamadım galiba.
Bir haftasonu belki Roma ya da Londra güzel durabilir yine de..
Neyse.
İftara 45dk.
Yazılarımı okuduğunuz için teşekkürler. Umarım bir şeyleri harekete geçiriyordur sizde bunlar.
L
Bodrum’a deneysel bir yaklaşım oldu diyebilirim bu sefer. Bir önceki blog’un kaosundan kurtulup 5 günlük bir Bodrum kaçamağının getirdiği huzur ve yalnızlık hissi.
Tercihen yapılmış ve bu yüzden de deneysel bir yaklaşım diye adlandırıyorum bunu.
Modern toplum-şehir hayatındayken, gerçekten de alıştığımız sosyal çevreden, yakın-uzak insanlardan soyutlanıp sadece doğaya odaklanmak.. biraz sıkıntılı bir durum fakat kafası var.
O kadar zorlanarak ve yorularak bir sosyal çevre sistemi kuruyoruz ki etrafımızda, bunun içinden sıyrılma isteği bu zorlanmanın yanında inanılmaz bir boyuta ulaşıyor. Alışkanlıklarımız, ihtiyacımız olan şeylerin önüne geçiyor.
TV’de sabah programları gibi ya da kızların kendi aralarındaki dedikoduları..
Bu yüzden bu fotoğraflar benim için biraz daha özel bir anlam taşıyor.
Çok ciddi bir giriş oldu yine.
Yanlış otobüse bindikten sonra kalkışa yaklaşık 3dk kala yakaldığım uçağın klasik fotoğrafı.
Son uçaktı o günkü, içeride de kimse yok tabii.. Bir de Pegasus, iyi işler yapıyor. Bakalım ileride ortak bir şeyler de olabilir..
Kucakta uyuyan çocuklar.
Bodrum Havalimanı’nda Avrupalı bebeler. Messi de var aralarında. İyi güzel oynuyorlar fakat da, çok yüksek ses ile anlaşıyorlar. 7′den 70′e hepsi bağıra çağıra..
Teyze.
Bir kaç yıl önce ben de bu kafada bir şey yapmıştım. Bütün gece takıl, son minibüse bin.. Bazen de son minibüsü kaçır ve ilk minibüsü beklerken uyukla..
Bu Bodrum’daki minibüslerin yenilenmesi de iyi oldu.. Gayet rahat ve konforlular. Bir de fahiş fiyatları var. Fakat normal, neticede; sürümden kazanamıyorlar.
Aslında en güzeli scooter. Geçen sene kiralamıştım da, ehliyetim yanımdaydı. Bu sefer evde unutmuşum. ^^
Evin balkonuna ilk çıkış. Bank-Ev Sitesi. Bildiğim kadarı ile Bodrum dolaylarında kendine ait sahili olan tek site. Otelleri bilmemneleri demiyorum..
Yazlık insanı. Başlı başına bir insan türü. Tembelliğin dibine vurmak ya da.
Site’nin iskelesi. Nikon F3′ün üstten bakma zımbırtısı sayesinde..
35/1.4 AIS nasıl bir lenstir.. Saygı duymak gerek Nikon lenslere.. Ve tabii Zeiss.
Site’nin Trophy’si. İnsanlığın ilk icatlarından biri olabilir, o kadar eski. İnsanları evlerinden alıp sahile indiriyor.
Sağlıklı bir erzak. Bu sefer sütü dondurucuya koymadım.
Bkz: http://www.leventkopuz.com/blog/wp-content/uploads/klbdr-34.jpg
Akşamüstü bu sefer. En aşağıya kadar site devam ediyor. Biraz büyükçe.
Ana giriş.
Yerli bir güvenlik görevlisi. Bilmem kaçıncı güvenlik noktasında. Köpek de, hayret havlamıyor bu bana.
Tabii ki huzurun bir parçası, Starbucks. Bodrum’daki en soğuk-serin cafe burası olabilir. Efsane bir yer Bodrum’daki Starbucks. Eskiden yoktu, yeni açtılar iyi de oldu. Fena kafası var.
Körfez.
Gece site. Beyaz evler. Sensation White gibi.
Çalınan telefonum. Uçup giden yüzlerce telefon nuraması ve bilgi. Hiç hoş olmadı.. Rehber yedeklemeyi ihmal etmek de tabii alkışlanacak bir durum.
Çin işi.
Sahile doğru.
Bu şezlonglar bir kaç çeşit oluyor. Bazılarının yanlarında kol koyma yeri gibi ya da tutma yeri gibi bir şey oluyor. İşte onlar ölüm! Uzak durun onlardan.
Kafeterya.
Site’nin yeni alışkanlığı; 5 simiti. Karper ve çay ile iyi olur. Bizim burada da var böyle ufak simitler. Çengelköy’de yani. Hani bu yerli turistlerin keşfettiği ve sabahları kadınların akşamları erkeklerin doldurduğu güzide semt.
Renkler gölgeler. Diyafram kısık tabii.
Detayda çocuk uçuyor.
Antik yapı. 3-5 yılı var.
Trophy’den. Eve çıkarken. Akşam güneşi ve gölge.
Detay.
D’ya.
Bu da..
Kral Çıplak.
Sitenin ara sokakları.
Ya şimdi bu fotoğraf fena da olmadı hani ama tam da istediğim gibi değil. Ama olsun, bir şeye benzediğini düşünüyorum. Ki buraya koydum..
Exif: 35/1.4, 400 ASA, ~450sn.
Yıldızlar iyidir. Adam olmak için biraz izlemek gerek..
Efsane tatlıların yeri.
Limana doğru turlarken bir grup heyecanlı genç. Kız halinden memnun tabii ve klasik olarak stresi yaşayan kişi de sağda.
Burger’da siparişi A4 kağıt ile vermek de iyi fikir. Hatta kağıdın süslenmesi fln.. Deneyeceğim.
Hatıralar..
Yunan sokakları gibi.
Issız Adam’ın yaşlı versiyonu.
O tatlıcıdan. Peçete net ama olsun.
Aslan çiziyor sanırım. Bir şeye benzetemiyorum ben.
Neyse, siteye devam.. Bu da seyyar manav. Direk imalattan halka.
Yattığım yerden.
Bu da.
5 günde 3 kitap. Hiç de fena değil.. Abi de bizden.
Gündemi takip etmenin en basit yolu. Bakıp geçmek.
Trophy beklenirken. Çok NTV ağzı oldu.
mazharolmak ve ayran. Anlayana..
Bu fotoğraf bana nedense Blood Diamond filmini hatırlatıyor.
Hayatta en çok sevmediğim iki şey; saksıdaki çiçekler ve köpekler.
İşte, huzuru düşünüp anladığım nokta. Bir nevi tapınak.
İyi de geldi sayılır bu 5 gün bana. Bodrum’un sadece alkol, müzik, sex ve danstan ibaret olmadığının bir ifadesi belki de.
Bu fotoğrafların başka bir özelliği de, aslında bu kadar olmamaları. Hiç göremeyeceğim 20-25 kare daha var bu tatile ait. Sevgili Nikon F3′üm ile çekilen ve görebildiğim son kareler ise bunlar işte; çünkü geçen Cumartesi o da çalındı.
Hadi bir süreliğine elveda.
L
Yeniliklere açık olmak, sanırım kozmosu da fazlaca uyardığı için tepkisi büyük ve şiddetli oldu. Olaylar değişti biraz. Neyse ki fotoğraf çekmeye devam ediyoruz..
Şükretmek gerek ki var olmanın farkındalığı içindeyiz. Bazen gölgemizde kaçtığımız keşke içimizdeki korkuları da kovalıyor olabilsek.
Neyse ya, burada mevzu fotoğraftı değil mi.. .Hep Schopenhauer yüzünden.
Bir de itiraf edeyim, halen daha bu blog’a bir başlık bulamadım. Hiç bir şeyi çağrıştırmıyor bana içerik. Neyse patlatırız bir şey yine de. Hah buldum! Çok geyik ama kafası var.
Fotoğraflarda pek çok kanat, bulut ve mavilik görebilirsiniz. Bunun, son iki haftada altı kere uçak denen araca binmiş olmamla bir ilişkisi olabilir.
Tekrar hatırlatayım, fotoğrafların hepsi analog alet Nikon F3 ile çekildi. Zaten yakında blog’da analog fotoğraf çoğunluğu ele geçirecek vaziyette gidiyoruz..
Kadıköy’den Sirkeci’ye. Yine fotoğrafik mevzular. Baskı, makine, fatura, sohbet, sanat-sepet gibi..
Gece otobüsü.
Bizim cadde. Kaldırımları da bir hayırsever yaptırmış. Artık çeşme demode oldu herhalde ama olsun afferin ona, iyi yapmış.
Sonra birden bir uçaktayız.. Alakasız biliyorum, bu blog’da fotoğraflarda bir kronoloji sıkıntısı oldu. Bunun nedeni de yeni kullanmaya başladığım hardware ve software sistemimdir (mac). Kusura bakmayın.
Koltuk.
İzmir’deki havalimanı. Yarı açık-yarı yazlık bir havalimanı.
Çeşme Chill-Out’dan. Bu İzmir’liler… Eğlenmeyi bilmiyorlar, sadece lak lak.
Hep dikkatimi çekmiştir bu bagaj alım muhabbetlerinde insanlar birden normalden çıkıp, geriliyorlar. Strese giriyorlar resmen. Sanki 15 yıllık bir tanıdıkları hapishaneden çıkıyor..
FG Team ara transfer planı yapıyor-uz.
Bunun renkleri 90′lara kaymış gibi.
Kanyon kafaları.
Köprü altı dedikleri yer işte.
Denge muhabbeti. Çok komik bu ya. Çocuk takıyor bilekliği sonra kız da itiyor falan çocuk kendini kasıyor sonra düşmüyor. Hoş şeyler tabii. Yine de fir-tex’dir bu olayın tek gerçek yanı.
Adam çok hararetliydi. Çekerken bile kalkıp gelecek dedim ama o hararetten farketmedi bile.
Buraya gidiyordum işte.
İşte! yeniasmalıdüzeni.
Huzur dolu bir kahve içme noktasından metro girişi. Noktayı bulana benden kahve!
Avize.
Yine iç hatlar. Beni bekliyor bebek orada.
Bunu demedim.
İzmir’de beklerken tekrar.
Bazen denizden görürsün, anlarsın. Bazen de gökyüzünden.
Arada kaçıyor işte böyle deklanşör saçması. Doğan Apt. olsa gerek soldaki.
Sıçtım sanat.
Nikon F3′ün mükemmel HP özelliği. Biraz netlemek sıkıntı oluyor sadece o kadar.
İstanbul Modern. Fotoğraf çekmek yasak bilginize.
Bu iki fotoğrafı da Yaşar’a ithaf ediyorum.
Yaşar, bu da sana baba.
Sanat Limanı. Modern’in yanında. Arada gitmekte fayda var ama çok durmamak gerek içeride.
Doğal çerçeve.
Gece metrobüsü.
Otelden her an kabarık saçlı bir hatun çıkacak gibi. Nerede 70′ler.
Bir zamanlar karne ile alınan ekmek.
Düşünüyor.
Kuledibi. Galata. Arkada da polis.
Üsküdar Meydan. Gece kuşları.
Yalandan tripler.
Kafandaki gözlüğü…
Yine havalimanına. Maviler iyimiş.
Bilmeyenlere duyurulur, havalimanındaki ilk kontrollerde kemer çıkarma zorunluluğu kalktı. Hatta yakın gelecekte ilk kontrol de kalkacakmış.
Kapılar.. 3ler 5ler 7ler…
Sızmış.
Bu da sızmış.
Yine bir blog’un sonuna geldik arkadaşlar.. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederim..
İftara 4 saat.
L

















































































































































































































































































































