HATA

 

Merhaba.

Temiz bir giriş olsun istedim. Günümüzde meslek haline gelen blog yazarlığında 9. yılıma gireceğim yakında. Hiç bir zaman maddi kaygı ile yazmadığım için blogger gibi profesyonel ele almadım olayı. Zaten senede 2-3 tane yazınca böyle heyecanlanıyor insan sanırım 9. yıl falan diye. 2-3 tane de olsa sağlam yazılar oluyor ama şimdi bunu belirteyim.

Karmaşık düşüncelerimden tek solukluk bir şeyler çıkarmaya çalıştım diyebilirim bu yazıda.

Bu sefer, bir yeri yazmıyorum. Genellikle bir yerden dönünce yazardım, şu an ise bir yerden yazıyorum. Soğuk ile güneşin birleştiği, yerde kumların ve karşında mavinin olduğu bir sahil kasabası burası. İlham verici diyebilirim. Bu mevsimde insanı da az oluyor hem.

Yaşanmışlıklar üzerinden giden blog yazılarım, tecrübeden deneyime giden bir yol gibi kendi içimde de hayata bakış açımı anlamlandırmama yarıyor. Yapılan bir hareket ya da söylenen her bir söz bir sonrakinin de nasıl bir şekilde olacağına dair bizi yönlendirerek bu yolu oluşturuyor. Bu yolda hata yapmaktan korkmamak gerek derler fakat bunun bir düzeltmeye ihtiyacı var bence; ¨farkındalık ve yapabilirlik ile hata yapmaktan korkmamak gerek¨ diye olabilir.

Doğru ile yanlışın iç içe girdiği yaşadığımız bu dönemde, hatalarımızı ne pahasına olursa olsun sahipleniyor ve bunu yapmaktan memnun oluyor olmamız bize gerçekten faydalı bir dönüş sağlıyor mu? Genç yaşta pek çok şeyi deneyimlemek belki hayata karşı vizyonumuzu genişletecektir fakat sahip olduğumuz potansiyelin, genişleyen bu vizyonumuzu beslemesi de daha zor hale gelecektir.

Pek az insan kendini yetiştirerek hataları yapmaya hazır hale geliyor. Demek istediğim, yer yüzündeki bütün hataları yapmak için hazır hale gelmek değil -ki bu imkansıza yakın bir durum- sadece gerekli bilgi ile beslenmeden hata yapmaya hazır hale gelemeceyeceğimizdir.

Basitleştirmek gerekirse, tencereye zeytinyağını döküp altını açıp da içine pişirecek bir şeyler koymazsak en iyi ihtimalle tencere yanıp kullanılmaz hale gelecektir. Burada tencerenin ne hale geldiği nesnel bir durumdur belki fakat insanda durum biraz daha farklı. Akıl ve fikir ile beraber sahip olunan ego, tencerenin yanıyor olduğunu görmemizi istemeyecektir.

Pek çok konuda tercihler yapma imkanımızın artmasına rağmen, çoğumuz akşamında masa başında oturup da tutkulu ve istekli bir şekilde anlattığımız hayatlara sahip olmak için sabah olduğunda bunları kazanmak adına hiç bir şey yapmıyor. Şikayet ettiğimiz pek çok şeyin -mecbur olmadan tercihen yapılan şeyler için bile olsa- bir parçası olmak, yeterli bilgi ile donanmadan hatalar yaparak doğruyu bulacağımıza inanıyoruz. Bu bir yanılgı olabilir.

Bugün siyasileri ya da göz önünde olan güç sahibi insanları eleştiren kaç kişi kırmızı ışıkta usulca bekliyor ya da yol üzerindeki yaya geçidinden geçen insanlara yol veriyor? Kaçımız sevmediği kişiyi arkasından yerin dibine batırıp, yüzüne karşı gülümsemek yerine tavrını net bir şekilde belli ediyor? Sade vatandaş olarak önemsiz diye dikkat etmediğimiz şeyler birer hata olabilir fakat güç sahibi olduğumuz zaman bu karaktere işleyen davranışlar bu sefer kişi göz önünde olduğu için pek çok insanı etkiler hale geliyor.

Belli bir bilince sahip olmadan yapılan hatalar, hatayı yapan kişi toplum içinde güç sahibi olmaya başladıkça bu hatalar yıkıcı boyutlara ulaşıyor. Salt hata yapma eylemi vicdan mekanizmasına bırakılamayacak kadar hassas ve doğru bilgi edinmekten mahrum edilemeyecek kadar çift taraflıdır.

İnsanın en büyük savaşı kendisi ile olandır derler ya, bu kesinlikle doğru. Marifet, hata yapacak kadar vizyon sahibi olmak yerine; vizyonu besleyecek kadar bilgi sahibi olmaktan geçer.

Bu fotoğraf da, şu an olduğum yer.

Hadi hoşçakalın.

Levent Kopuz

Screen Shot 2015-12-28 at 20.17.44

 

 

Kotor Yolu

Uzun bir ara geçmiş fakat bu sefer gerçekten uzun. Askerlik, işler güçler derken belki de 1 sene olmuş yazmayalı.

Bu sefer yine bir yol hikayesi var; Kotor. Montanegro’nun ve Balkanlar’ın belki de en kendine has şehiri diyebilirim. Bu yolculuk için önce Kosova’ya uçak ile geçip, havalimanından araç kiralayıp kara yolu ile Kosova-Arnavutluk-Montanegro’ya vardık.

Ortaya da bu bol fotoğraflı gezi blog’u çıktı. Alttaki haritada görüldüğü gibi, A’dan B’ye geçtik. İtalya’nın tatil şehri Bari’nin tam karşısında kalıyor Kotor.

Screen shot 2015-02-10 at 12.04.17 PM

 

Sırt çantamda olan teknik malzemeler. Bu yazıdaki fotoğraflar FujiX100S ve iPhone5 ile çekildi.

Processed with VSCOcam with f2 preset

 

Atatürk Havalimanı ve havalimanı insanları. Bu konuyu bir önceki yazımda irdelemiştim.

DSCF8257

 

Tuvaletler de artık minimal-apple kafası.

DSCF8259

 

Yol arkadaşım Serdar ve kaskı. Kaskı da bizimle geldi Kotor’a kadar.

DSCF8277

 

Kalkış sırasında 7. sıra.

DSCF8287

 

Kosova’ya indik. 1,5sa sürüyor yaklaşık.

DSCF8296

 

İndiğimiz gibi sixt’ten bu tatlı japon arabasını kiraladık. Günlüğü 30Euro.
DSCF8300

 

Kosova’da kalacağımız hostel’i bulamayınca benzincedeki kadının yardım etmek için birilerini arayıp adresi öğrenip, hostelin kapısına kadar rehberlik etmesi.
DSCF8305

 

Tabii çantaları hostele bırakıp dakikasında sokağa. Arka sokaklar en güzelidir.

DSCF8307

 

 

Hostel’den tavsiye üzerine akşam yemeği için böyle bir mekana geldik. Zaten hostel’de ilk tavsiye edilen yerler ya tanıdıkları ya da aynı sahipleri oluyor genelde. Fakat yine de güzel bir mekandı. Bu mevsimde (kış) gitmenin en güzel yanı da böyle mekanlarda, turist kalabalığı olmaksızın yerel halkın arasına karışabilmek.
DSCF8316

 

Sabahında hostelden detaylar. Birazdan erzakları hazırlayıp yola çıkacağız. 450km yıl bizi bekler.

DSCF8319 DSCF8321 DSCF8323 DSCF8324

 

Zor mu buldun bu hostel’i diyenlere, hayır çok kolay oldu. Balkan Stala.
DSCF8329

 

Ve yol.. Kosova’dan Arnavutluk’a bir otoyol yapmışlar; çok yeni daha ve güzergahı müthiş! Dağların, nehirlerin, ovaların arasından geçiyorsun. 2.5sa kadar sürüyor Kosova’dan Arnavutluk’un Milot şehrine.

DSCF8337 DSCF8343

 

Tirane, Arnavutluk başkenti. Yol oraya doğru devam ediyor fakat biz Milot’tan tekrar kuzey yapacağız.

DSCF8345 DSCF8346

 

Önce yağmur, sonra kar, sonra güneş var bu otoyolda.
DSCF8354

Montanegro sınırındaki arkadaş.
DSCF8376

 

Kuzeye.. Önce Budva, sonra Petrovac, sonra Kotor.

DSCF8380

 

Ve Kotor. Kosova’dan çıkıp, çok da acele etmeden ne de yavaş giderek, bir kaç yanlış yola girip, ufak molalar da verip yaklaşık 6 saatte vardık. 11:00 gibi çıkıp 17:00 civarı Stari Grad’a (Eski Şehir) girdik. Müthiş muntazam korunmuş bir şehir. Tarihine girmeyecem Vikipedia’dan bakarsınız fakat okuyunca anlaşılacak değil gidince anlaşılacak bir yer.
DSCF8383 DSCF8388

 

Günün yorgunluğunu atmak için AS Sneack Bar. Stari Grad’ın girişindeki meydanda saat 9 yönünde.

DSCF8389 DSCF8392 DSCF8393 DSCF8396 DSCF8398

 

Berber.

DSCF8399

 

Kadın ve kediler.
DSCF8403

 

Şehrin kuzey tarafından nehir geçiyor. Yukarı doğru giden sarı ışıklar ise, şehrin surları ve hemen yamaçtaki 280m’lik tepeye kadar gidiyor bu surlar. Asıl olay orada zaten.DSCF8412

 

Stari Grad’ın dışındaki yat limanında yemek için güzel bir mekan. Şehir genel olarak pahalı değil. Tabii TL’ye çevirmemek gerekli Euro ile alınan şeyleri. 5-6Euro civarına bir şeyler yenebiliyor mekanlarda.

DSCF8415

 

Stari Grad’ta yaşam var. Yaklaşık 600 yıllık evler ve UNESCO tarafından koruma altındalar.

DSCF8426

 

Koyun kenarında Cumartesi sabahı koşusu. Tabii ki nike. Temiz bir 4.5K.IMG_8873 IMG_8890 1 Processed with VSCOcam with c1 preset

 

Sabahında. Bizim hostel’in camı. East Wing Hostel’de kaldık. Tavsiye ederim.

DSCF8429 DSCF8431

 

Şehrin sırtını yaslamış olduğu dağlar.
DSCF8434 DSCF8446 DSCF8448

 

Labirent gibi sokaklarda kaybolunca yardımımıza gelen, bir zamanlar Silivri’de yaşamış abi.

IMG_8905
DSCF8451 DSCF8453

 

Ve surların tepesine çıkan basamaklarda mola. 1300 adet basamak var yaklaşık olarak ve 280m’ye çıkarıyor seni. Her türlü değer.
DSCF8465

Kotor.
DSCF8471

 

Ve Kotor’un çatısı. Basamakların sonu. Oturup izlemek için gittiğim manzara.
DSCF8481

 

Montanegro’lu gençlerin günlük aktivitesi.
DSCF8489

 

Ben.
DSCF8492

 

Yukarıya doğru;

IMG_8995 IMG_8957 IMG_8955 IMG_8935 1

Ve tekrar aşağıya.
IMG_8976 IMG_8975 IMG_8974 1

 

Daha önce gittiğim hiç bir yerde böyle bir manzara görmemiştim. Dağlar seni kuşatmış, ayaklarının altında deniz ve tarihi bir şehir. Güzel kafalar.. Hem de bu mevsimde.

DSCF8511 DSCF8524

Aşağı iner inmez bir kaç dilim pizza aldık ve tekrar arabaya. Koy’un etrafını dolaşmaya. Akdeniz’e ulaşmaya.

Tabii bunu yaparken, bir arabalı vapur bulduk. Serdar spontane hadi diyip bindik. İyi de oldu.
DSCF8529

 

Yat limanı. Porto-Montanegro. Süper lüks yatlar da var.
DSCF8530

 

 

Limandaki otel.
DSCF8533

 

Ve akşam. Bizim hostel’in sokağında böyle bir mekan vardı. Playlist’i 90′lar LimpBizkit fln çalıyor diye girmiştik önceki gece. Sonra sardı. Yorgunluk atmak için tekrar geldik. Tabii saat 18:00 gibi boş mekan.

Gece maskeli balo var. Kotor’un geleneksel bir olayı.
DSCF8538

 

Maskeli balo.
IMG_9003

Pek çok ülkede farklı farklı konseptler görmüştüm fakat bu maskeli balo baya sağlamdı. En iyi kostüm ile gelene 2500E ödül vardı. Öğretmen maaşı 500E ortalama ülkede.
IMG_9002 1

 

Pazar öğlen gibi şehirden ayrılmadan önce özel bir ayin varmış. Komşu ülkelerden de bayağı gelen vardı. Bir takım değerlerini koruyup yaşatmışlar.

IMG_9016 1

 

Arabayı park ettiğimiz yerden son kez bir Kotor’un dağları.
IMG_9017 1

 

Yolculuğun sonu. Kosova havalimanı’nda secco cafe. Sahibi Türk’müş. Serkan fln olsa gerek.
DSCF8541

 

4 günlük bir yoldu. Kotor’un çatısına çıkmak için çıktım. Oturdum izledim ve döndüm.

Ve tekrar iş-güç-istanbul.

Daha sık yazacağım.

Levent.

 

Havalimanı İnsanları

Yine uzun bir ayrılıktan sonra, hem arşivde beklettiğim hem de yenileri eklenen bir fotoğraf serisi ile Havalimanı İnsanları’na bir göz atıyorum.

Hatrı sayılır ölçüde sağı solu gezdikten sonra yaptığım gözlemlerin belki de en özeli olan havalimanlarının kendine has yapısı ve bu yapının içinde barındırdığı insanların kendine has davranış biçimleri gündelik yaşam akışından farklılık taşımaktadır.

Gerek havalimanlarının ¨güvenli bölge¨ olması, gerekse, yapılan yolculuğun bekleme noktası olması insanlarda daha rahat ve doğal davranışlarda bulunm
asını sağlıyor.

Fotoğrafların bazıları ülkemizdeki havalimanlarında, bazıları da yurtdışında çekildi.

IMG_9201

Burası Paris. 

Bir adam, sonraki uçağı ya da herhangi bir nedenden dolayı o anda kullanılmayan iç güvenlik alanında uyuyor.

IMG_9200

Saat gece yarısı 02:00 civarında. Bir kaç aile ve çocukları sabahki uçağı bekliyor. Çocuklar durumdan memnun kendi aralarında bizde de olan bir çeşit saklambaç oynuyorlar. Burası Milano.

IMG_9189

Bir de çadır kursalar tam olacak. Arkadaki mağaza kapalı. Bir kaç arkadaşın eşyaları ve bu eşyalara göz kulak olan iki arkadaşın sohbeti. Burası da Milano.
IMG_8689Burası İzmir. Çığlık atan ufak bir kız.

IMG_8687

Burası Bari. Düşüncelere dalmış bir kadın. Gideceği yeri ya da geldiği yeri düşünüyor olabilir. Her halükarda biraz kederli olduğu da kesin.

IMG_5998

Gece yarısı uykusu. Fakat şapka ona ait değil gibi. Başka bir arkadaşı da olmalı. Zaten bu tip rahat hareket biçimleri yanında bir arkadaşın olduğu zaman daha elverişli oluyor.
IMG_0974

Burası Roma. Uzun bir günden sonra bacaklarını dinlendiren bir genç kız. Genel bir rahat ve samimi ortam. Belki de topluma açık alanlardaki en güven ve samimiyet hissi havalimanlarında olabilir.
000040

Burası İstanbul. Apronda uçuşa hazırlanan uçak ve apron görevlisi.

000039

X-Ray cihazının bandında bir bebek. Eğlenceli bir park alanına dönüşmüş bu seferde havalimanı bu bebek için.

_MG_9718

Check-In işlemlerine başlama anı.

_MG_3208

Burası Bari. Sevgilisinin yanında kaşlarını alan bir kadın. Bir kadın için rahatlığın sembolü bu olsa gerek.

_MG_3201

İnen ve kalkan uçak listesini inceleyen bir kadın. Ne kadar da dikkatli ve rahat bir ifadesi var.
_MG_3180

Check-In sırasında bagaj limiti konusunda görevli ile tartışma yaşayan bir adam. Aynı esnada görevlinin bana attığı bakış. Bari burası da.

_MG_2125

Hiç de rahat gibi durmayan fakat oldukça rahat olan bekleme koltuklarındaki güzel uyku. Gözlerini ışıktan korumuş ve ayakkabılarını muntazam şekilde sanki yatağının altına koyar gibi çıkarmış. Evindeki kadar rahat ve güvenli bir his içinde fakat kamu alanındaki güzel bir uyku.

Havalimanları hep ilgimi çekmiştir insan davranışları için. Yolculuklarımın önemli bir parçası olmuştur. Karakteristik yanları ile dünyanın çeşitli yerlerine göre davranış biçimlerinin değiştiği havalimanlarına iyi bakarsak, özelleşen insan davranışlarını da bu denli anlamış oluruz.

İnsanların sahip olduğu bu davranış biçimleri aslında normal kamu alanlarında da yer alabilir; eğer güven ortamı yarıtılabilirse. Özümüde ne de güzel varlıklarız değil mi.

Şile sahillerinden elveda.

Contemporary diye yazılır, Koun-tem-poö-röri diye okunur.

Bu yazı da kısa olacak, bir önceki Fashion Week yazısı gibi. Korkmayın. Sosyal medyada artık ne kadar kısa olursa o kadar makbül oluyor mevzular. Biliyorum. Makbül değil de işte kabul edilebilir.

Geçen haftasonu Çağdaş Sanat Fuarı’na gittim. cpi 2013 diye de kısaltılıp yazılıyor. Bu ABD’nin dünyaya kattığı güzel şeylerden biri de, her bir şeyin baş harfleri ile kısaltmasını gündelik yaşama kadar sokabilmeleri.

Neyse gittim işte geçen haftasonu cpi’a. Her sene giderim zaten. Ben gitmeyecem de kim gidecek. Sanat sepet ile uğraşıyoruz ya hani o yüzden. Bu sene biraz daha organize ve katılım yelpazesi genişlemiş olarak gördüm cpi’u.

Sanatın toplum için yapılması gerektiğini deli gibi savunan biri olarak, bu durum hoşuma gitti diyebilirim. Neden peki bunu savunuyorum çılgınlar gibi ? Çünkü, fuardaki eserlerden biri olan; dünyanın en çok bilinen bir tablosunda SADECE tablodaki kadının kafası yerine bugünden bir kadın kafası koyarak geçmiş ile gelecek arasında bir çeşit süreklilk oluşturup çok derin altmetinler yazarak eseri bir şahaser gibi lanse etme çabasını toplumun daha iyi görmesini sağlayabiliriz bu şekilde.

Bahsettiğim eseri, fuarı dikkatli gezenler görmüştür. Daha fazlasını merak edenler, Instagram hesabıma bakıp eseri de görebilirler. Fotoğrafını çekmiştim.

Bu iki noktaya değindikten sonra içeriyi turlarken çektiğim fotoğraflara geçelim. En çok dikkatimi çeken ya da daha popüler bir tabirle, radarıma takılan çalışmaların fotoğrafını çektim.

Aslında son bir rahatsız edici konu var o da şu, değinmeden geçemeyecem; ya bu yılın 362 günü ortalarda çok yaratıcıyım, şahaneyim, müthişim diye gezinen tasarımcı ve sanatçı olduğunu sanan insanlar neden 3 gün süren böyle bir fuara gitmez anlamıyorum. Kopyala yapıştır yapmak için Hindistan’a ya da Londra’ya gitmeye gerek yok işte hani. Ayağına geliyor, gel kopyala / yapıştır. Hem daha ucuz yollu. İlla London Eye’ı Instagramına koyacaksın değil mi.. Neyse..

DSCF4121

Çağdaş sanatı seviyorum çünkü, ciddi anlamda şaşırtabiliyor insanı. Bu şaşırma etkisini görüyoruz bu üstteki fotoğraf evet arkadaşlar.

DSCF4123

Tam yürüme alanının ortasında duruyordu. Estetik rahatsızlık da akılda kalıcı ve popüler hale geldi ya işte günümüzde malum. Bkz: Miley Cyrus

DSCF4125

Analitik düşünce yapısına ve insanlara karşı olan saygı dolu yaklaşımına değer verdiğim Murat Germen’in eseri. Üstteki.

DSCF4126

Yağlı boya tablolarda, kabartma ya da gerçek 3. boyut diyelim sık kullanılan bir teknik olarak gözüme çarptı.

DSCF4128

En sevdiğim eser fuar’daki. Hem doku hem de içerik bakımından. Sanatçısının adını hatırlayamıyorum şimdi. İsimler ile aram iyi değil. Yazmam gerekliydi aslında. O fotoğraftaki yer İstanbul’daki Bebek semti.
DSCF4129

Şimdiii, burada bir duralım. Bu içi boş çerçeve çalışması için sözü Cüneyt Özdemir’e bırakıyorum. Aslında bu tip dışarıya link verme olayı yapılmaması gereken bir şey fakat bu içi boş çerçeve ve çağdaş sanat ile alakalı hatta eserin sahibi Bedri Baykam ile alakalı okumanız gereken şeyler bunlar.

Sonradan blog’a dönmeseniz de olur yani. En kötü işte süper ötesi müthiş fotoğraflarım ve cümlelerimi kaçırmış olursunuz.

İşte o yazıya giden Link

DSCF4130

Galerilerin dizilimi ve sunum alanları gayet başarılı idi. Işıklandırmalar da keza gayet profesyonel idi. Hatta Audi falan cpi’a sponsor bile olmuştu. Tabii bir Mercedes değil yine de.

DSCF4131

Sevimli ufak. Güzel giyinmişti.
DSCF4132

Karışık teknik ile – ki bence tükenmez kalem bile olabilir içinde – çizilmiş bir Haliç manzarası. Renk uzayını ve perspektifini sevdim bunun.

DSCF4133

Bu da Kadıköy’deki Alkım Pasajı usulü satış pazarlama tekniği.

İnsanların tripleri çok iyi burada. Bazıları gerçekten ilgili, bazıları gerçekten ilgisiz ama aslında ilgili, bazılarında ilgi kavramı yok bazıları ise mevzuyu kaçırmış. Bu fotoğraftan bahsetmiyorum, genel atmosfer.
DSCF4135

Bunu da sevmiştim. Doğal ve ana akıma ait değil.

DSCF4136

Genel bir kare ile bitiyor blog. Dediğim gibi kısa ve bütik bir yazı. Bütik… Neyse. =)

Bir genel yorum daha yapayım öyle akıtalım roll caption’ı. Türk sanatçılar olarak, teknoloji ile olan uzaklığımız konuların içerik, üslub ve sunum şekline etki ediyor. Batı’daki işlerin gerçekten seçtikleri konular ve anlatım teknikleri modern teknolojiye çok hızlı ulaşabildikleri için daha alternatif ve birbirine benzemeyen ürünler ortaya çıkartıyor.

E bir de tabii Da Vinci tablosuna 2013 kadını kafası yerleştirmenin bu konu ile alakası yok yine de..

Sevgi ve saygı ile.

Levent

Fashion Week’in Mutfağı

 

Direk konuya gireceğim.

Yıllardır İstanbul Fashion Week’te ( Moda Haftası ) özellikle Backstage ( kulis ) denen yerde fotoğraf ve video çekiyorum. Burada çektiğim fotoğraflarım, bazen moda dergilerinin bazen de online ortamların gerekli sayfalarında yer alıyor. Bazen üzerlerine yazılar yazıldı, bazen ise sadece Facebook’ta Share yapıldı.

Belki de bu yüzden yıllardır ben kendi blog’umda bu fotoğrafları ve içindekileri kaleme alma gereği hissetmedim. Fakat 2 hafta önce 7.sini çektiğim Fashion Week Backstage’i bana hiç olmadığı kadar olgun fotoğraflar verdi. Ve yine bu yüzden de bu yazıyı yazmanın vakti geldiğine karar verdim.

Öncelikle bu süreçte beni en çok zorlayan şeyi ifade etmek istiyorum; sanki her sabah uyandığınızdaki odadan, her seferinde farklı bir şey görmeye çalışmak kadar zor oluyor burada fotoğraf çekmek. Her şey her seferinde aynı ve bu aynılığı yıkmak için bir şeyler yapmanız lazım.

Son seferde, bu durumu yıkmak için yaptığım tek şey; daha az fotoğraf çekmekti. Bunun faydası, 3 tane fotoğraf çekmek için harcayacağınız enerjiyi tek fotoğrafa kanalize ettiğiniz zaman, tek fotoğrafta 3 fotoğrafın gücünü toplayabiliyorsunuz. Çok basit bir ifade oldu ama söylemek istediğim şeyi anladınız biliyorum.

Bu yazıda, Fashion Week’teki bütün tasarımcıların bütün tasarımlarını en ince ayrıntısına kadar görmem ve inceleme fırsatı bulmama rağmen, moda tasarımı kavramı için tek bir şey söyleyeceğim, o da; moda tasarımını, toplumsal sınıflar yaratmak ve bireysel ego tatmini yapmak yerine toplumda ortak estetik ve değer algısı oluşturmak için yapan tasarımcılara sonsuz saygım olmasıdır.

Bloglarımda metin kısmını uzun tutmamaya çalışıyorum. Fotoğraf ve alt metinlerinden oluşan bir blog olması için. Bu sefer ki Fashion Week Backstage mevzusu ise beni çok zorluyor. Çünkü üzerine saatlerce konuşulacak sektörel ve toplumsal bir olay. Fakat yine de fotoğraflara geçiyorum.

14 tane fotoğraf var. Hepsi siyah/beyaz. Renklerin moda kavramındaki kullanılabilirliğini ortadan kaldırmak için yaptığım bir tercih bu.

Bazı fotoğrafların grafik değeri, bazılarının ise içerik değeri önde geliyor. Bazılarında ise bu ikisi kafa kafaya gidiyor.

1

Kendi hazırlıklarını kendileri yapan modeller. Çoğu zaman modelleri giydirici adındaki görevliler giydirir. Model, podyuma çıktıktan sonra hızlıca backstage’e geri dönüp ve sonraki kıyafetini giyip çıkış sırasına girmesi gerekir. Kollarını kaldırır ve kıyafeti çıkartılır. Sonra diğer kıyafet giydirilir ve çıkış sırasına zamanında geçer.

 

2

Runaway ile backstage’i ayıran o ince çizgi. Gerçek hayatı temsil eden telsiz çizginin diğer tarafında, show’un parçası olan model ve tasarım, çizginin tam üzerinde yani iki tarafta.

 

3

Yorulmuş bir çift ayak ve ayakkabı.

 

4

Favorim.

 

5

Bu fotoğrafın hikayesini anlatsam roman olur. Roman yazma yeteneğim olsaydı yani, olurdu. 7 kişi 1 modelin saçını geç kalınmış podyuma hazır hale getirmek için çaba içinde.

 

6

Bir prova anı.

 

7

Ufak bir dokunuş ve podyuma çıkış sırası hazır hale geliyor.

 

8

Günler boyunca, modellerin saçı bir yap-boz gibi sonraki yeni tasarım için hazır hale getiriliyor.

 

9

5 gün süren Moda Haftası’nın sonlarına doğru modellerin eğlence anlayışı da tasarımlar üzerinden olmaya başlıyor.

 

10

Sonraki show’un provasında koreografı izlerken..

 

11

 

12

Modellerin özellikle tasarımları giymiş bir şekilde podyuma çıkış sırasında yaşadıkları stresi en iyi şekilde anlatan hareketlerdir bu ¨ufak dokunuşlar¨. Normalde, tasarımın hiç bir parçasına ( kıyafet, saç, makyaj ) dokunulmaması gerekir.

 

13

Günler boyunca çıkılan prova ve podyumların gerçek yorgunluk etkisi.

 

14

 

Bu fotoğraf bana daha çok kavramsal gelmektedir. Tasarımların sadece dolapta yer almasını sağlayan askılara bile verilen özeni ve değeri anlatıyor.

Ciddi bir sosyolojik yaşam alanı olan Fashion Week – Backstage’leri hakkında söylenecek çok söz, çekilecek çok fotoğraf var daha.

Çektiğim her fotoğrafın ve söylediğim her sözün topluma yeni ve sağlıklı bir bakış açısı katması dileğiyle.

Sevgiler,

Levent

 

 

 

 

 

 

Fas Diyarları..

 

En başta şunu söylemem gerekli; 6-7 yıldır yazdığım Blog’umun arşivi ( yaklaşık 100 tane bu genellikle bu uzunlukta girdi ), geçen gün yapılan bir hata nedeni ile geri dönüşü olmayacak şekilde uçtu gibi görünüyor. Geri dönmesi için şu an uğraşılıyor. Yazılar kurtarıldı da fotoğraf bakalım.. Eğer kurtarılmazsa bu blog’lar, bu yazdığım blog yeni bir başlangıç olacaktır benim için. Her şey de bir hayır vardır.


Ve Fas..

Uçsuz bucaksız çölleri, kumdan şehirleri, bazen yeşil bazen kahverengi dağları, binlerce yıllık tarihi ile Fas yolculu… Yok yok, böyle bir yazı olmayacak tabii ki. Daha samimi takılıyoruz biz burada.

Geçenlerde 10 günlüğüne Fas’a gittim. İş için değildi. Çanta sırtımda gezdim durdum yine. Öncelik ile Fas’a gidecekler için biraz teknik bilgi geçeceğim, sonra mevzuya fotoğraflar ile başlayabiliriz.

Fas’a el – magrib derler. Batı demek. Yani batıdaki yer. Arap ülkeleri arasındaki en batıdaki ülke burasıdır.

Bu da sırt çantalarımın içindekiler;

Mutlaka ufak bir dürbün alın yanınıza. Çok keyif veriyor.

Screen shot 2013-08-09 at 1.50.02 PM

 

Öncelikle şu müziği bir açın güzelce. Fas’a ait müzik. Arkada çalsın;

Berberi’ler baya karizmatik tipler.

Bilmeniz gereken en can alıcı şeyler de bunlar:

Fas klasik bir Arap ülkesi değil.  ( Ortadoğu gibi. ) Berberiler, Afrika içlerinden gelenler ve Araplar temel oluşturuyor etnik kimliğe.

Ne olursa olsun, esnaf ile alış-veriş yaparken pazarlık yapın. Bir şeye 250 Dirhem fiyat çekiyorsa, emin olun ki onu satacağı fiyat 80 ile 130 Dirhem arasındadır. Direk 50 Dirhem fiyat çekerse, onu da 25 ya da 30′a bırakır. Taksilerde ise, atıyorum bilmem nereye gideceğiz deyip, akabinde EN FAZLA 25 Dirhem ? diye sorun. O 50 Dirhem dese bile sen 30 de ve yoksa gider gibi yap direk tamam diyor. Çoğu zaman gider gibi yapınca istediğin fiyatı kabul ediyorlar.

Pek çok şehirde siz sokakta dolaşırken yanınıza gelip size bir çeşit rehberlik yapma teklifinde bulunurlar ya da Fez gibi şehirlerde siz zaten kaybolmuşunuzdur, mecburen sokakta birine soracaksınız gitmeniz gereken yeri. Bu tip insanlar çoğu zaman, takıl peşime götüreyim seni der ve asla para istemeyeceğim der FAKAT para istiyorlar. Sakın inanmayın. Bu tip durumlar için cebinizde, 5, 10, 20 Dirhem’ler bulundurun. Bu arada 1 TL, 4.25 Dirhem’dir.

Dükkanların ya da insanların fotoğraflarını çekerken MUTLAKA izin alın ya da çok yetenekliyseniz çaktırmadan çekin ya da 3, 5 Dirhem verin adama. Öyle hayvanat bahçesindeki maymunu çeker gibi bilmem kaç bin km öteden gelip adamın dükkanını veya evini çekmenden hoşlanmıyorlar. Ki haklılar.

Şeriat yok ülkede. Kadınlar istediği gibi giyiniyorlar.

Ülkenin genelinde haş haş üretimi ve satımı illegal ile legal arasında bir şey. Sokakta yürürken, haş haş ister misin diye soran çok çıkar. Ramazan’da gitttim işte, iftarı bile jo ile açıyorlar.

Araplar heyecanlı bir millet, normal konuşmaları bile harala hurala kavga gibi gelebilir size. Korkmayın normal konuşuyorlardır çoğu zaman. Zaten kavga ettiklerinde bir birlerine vurduklarını görebilirsiniz.

Fas Rotam da: Casablanca – Marakeş – Fez – Chefchaoune  - Casablanca’ydı.

Neyse girişelim mevzuya.

Bu arada, fotoğraflar aynı zamanda yeni aldığım FUJIFILM X100S kamerası için de bir inceleme olacak. Bütün fotoğraflar bunun ile çekildi ve sıfır PS edit vardır. Pozlama dahil.

Şimdiden söyleyim, kamerayı alacaklar bu mağazadan uygun fiyata temin edebilirler;

http://www.sirkecifoto.com/

 

Gece uçuşu ile gittim. Ve yine bir havalimanı klasiği, körüğün kapı numarası değişmiş ( Gate ) ve olması gereken gate’de böyle bir manzara. Dikkatli olun bu tip durumlara.

 

DSCF0415

Demiştim ya Araplar genel olarak heyecanlı ve agresifler diye. Daha dakika 1 gol 1 uçakta bağırıp çağırmaya başlayan bir adam. Çok yordu bizi çok.

DSCF0434

 

Casablanca’ya indik. Muhammed V. Havalimanı. Hemen altında Marakeş’e giden tren garı var. Aslında önce Casablanca’nın merkezine, sonra Marakeş’e gidiyor buradan tren. 130 Dirhem Casablanca – Marakeş tren.
DSCF0442

Ve Marakeş. Tren garı Old Town yani benim varmak istediğim asıl mevzunun olduğu yerden biraz uzak. Taksi ile 30 Dirhem’e gidiliyor. Ben yürüdüm. Güzel oluyor çantalar ile yürümek.
DSCF0465

Marakeş tren garı. DSCF0468

Old Town’a girerken seni karşılayan Koutoubia Camii’nin minaresi. Fas’ta minareler böyle.
DSCF0478Hostel’i buldum. Çantaları da bırakıp biraz dinlendim ve sokaklara ilk vuruşum kendimi. Marakeş’in sokakları..

DSCF0490

Souk, çarşı demek.

DSCF0491

Fas’ta dericilik oldukça gelişik durumda. Sanayi olarak değil ama el işi olarak her yerde karşınıza çıkıyor. Bir de bunu kök boya ile renklendirip her bir şeyde kullanıyorlar. Bu deriler de alakasız bir yerde kurumaya bırakılmış.
DSCF0493

Işığı, gölgesi gerçekten çok karakteristik bir yer Marakeş.

Fas’ta İngilizce ile zorlanabilirsiniz bazı yerlerde. Fransızca ve Arapça ile ise çok rahat edersiniz.

DSCF0496

En başta söylemiştim, izin alarak çekimlerde sorun olmuyor diye. Burada da izin almıştım. Marakeş’te çok fazla üretim ve satım var. Tüketim var mı bilmiyorum. Şehir yaşayan bir sinema set ortamı gibi.

DSCF0499Kaybolmuştum. Aslında, Marakeş’te gidilmemesi gereken her yere gittim. Şehrin kuzey doğusuna doğru hava kararmaya yakındı kayboldum. Biraz stresli bir şekilde kendimi bir taksiye attım yine pazarlık ile 25Dirhem’e Jemaa El – Fna’ya ( Old Town Meydanı ) döndüm. Ki hostel’im de, bu meydanın hemen arka sokağında nefis bir yerdeydi.

En iyi keşfetme yöntemi zaten kaybolmak değil midir..

DSCF0517

Jemaa El – Fna.. Yok böyle bir yer baba. Gündüz halini görüyorsunuz bu fotoğrafta. Hava kararınca başka bir şeye dönüşüyor.DSCF0521 İftar vakti. Sokaklarda iftarını yerde, masada açan insanlar var. Bizim gibi 35m’lik iftar sofraları yerine 1 tane Moroc ( Fas ) çorbası 4 tane de Hariri ( Hurma ) ile iftarı açıyorlar. Net. Ramazan’da hassaslar bu arada. Sigarayı, suyu öyle ulu orta cayır cayır içmeyin insanlara karşı. Ayıp. Ama dikkatli biraz saklayarak içerseniz de, size gözleri ve gülümsemeleri ile teşekkür ediyor görenler.

DSCF0526Ve tekrar Jemaa El – Fna. Bir film seti. Buradan ışığı çıkar kandilleri koy, tüpü çıkar odun ateşini koy 1500′lü yıllara direk geri dönersin.
DSCF0533 İftar’dan sonra burası belirli sistematiğe göre yemek alanları açılıyor. Sümüklü böcek, salyangoz, büyük baş sakatat, beyin, dil, damak ya da normal et her şey bulabilrsiniz. Balık ürünlerini tavsiye etmiyorum. DSCF0534 Sümüklü böcek satan bir yer.DSCF0535 Sadece yemek de yok. Sokak tiyatrocuları. İnsanlar izliyor ve sosyalleşiyor. Arapların hitab ve ikna yetenekleri oldukça güçlüdür. Bu konuda kendini geliştirenler yine Jemaa El – Fna meydanında bunu ortaya koyuyorlar. Bu tip tiyatroların fotoğraflarını çekerken dikkatli olun yine. Kolu havada olan adamın yanındaki gibi adam sizi fark ettiği zaman çekinmeden sahne biter bitmez yanınıza gelip para istiyor. Fuji X100S denen kamera, bu tip yerler için mükemmel bir alet. Sessiz, ufak, kaliteli. Tam bir sokak kamerası asla dikkat çekmiyor.

Bu arada bu alttaki fotoğraf 5000 ISO falan olsa gerek.DSCF0545 Jemaa El – FnaDSCF0552 Ben de bir yere çöktüm. Tam önümde de bir tane keçi bir tane sığır kafası var. Haşlanmış tabii.DSCF0554 Bu dükkana mutlaka gidin. Bu alttaki fotoğrafı gösterin ve o dükkanda yemek yiyin. Bazı günler bu dükkanın yerine başka bir dükkan oluyor. Bir gün o, bir gün bu. Fiyat tablosu da orada.DSCF0557 DSCF0559

Jemaa El – Fna’yı izleyecebileceğiniz güzel kafaler. Buraya da çıkıp bütün o ışıkları ve özellikle sesleri içe çekmek 1400′lere doğru çekiyor insanı.

DSCF0561

Majorelle Bahçesi’nin orada bir kafe. Şehrin kuzey batısında surların dışında. Kafası olan bir yer. Yves Saint Laurent de burada epey vakit geçirmiş, ilham almış falan. Neyse, ben wikipedia değilim bunu hep söylerim. Derinlemesine bilgiyi oradan alın, ben hikayeyi anlatıyorum burada.

Bu tip bir kafe bulmak neredeyse zor surların içinde ( old town ). Modern. Bu Majorelle Bahçeleri Avrupa eseri olduğu için yanındaki kafe de böyle oluyor tabii. Çok kazık bir yer haberiniz olsun. DSCF0581 Majorelle Bahçesi..DSCF0591 DSCF0598 DSCF0603Ben Youssef medresesi. Medina denen surların içindeki şehirde. Dünyanın ilk medreselerinden biri. Medrese demek, ilim, bilim, fıkıh eğitimi veren, Kur’an ışığında eğitim dağıtan yatılı okullardır. Çok sağlam bir yer. Mimari açıdan saatlerce hatta günlerce incelenecek bir mekan.
DSCF0618Avlusu ve abdest alma yeri. Kapı da, cemaatin namaz kıldığı yer.

DSCF0619Ufak pencereler, öğrencilerin kaldığı minik odalar.
DSCF0642

Gündüz vakitleri Ramazan’da daha sakin oluyormuş ortalık. Kesinlikle işime geldi bu durum. Bir de aynada ben varım.DSCF0659 Ve yine olay bir yer; Tabakhaneler. Burada kök boya elde ediyorlar. Deride, kıyafette kullanıyorlar. O kadar zor bir işlem var ki orada. Mutlaka gidin. Tabii giderken cebinizde 25-30 Dirhem bozuklukları da hazırlayın önceden size siz istemeseniz de rehberlik edecek kişiye verirsiniz. Keskin bir kokusu var mekanın. Her şehirde bu tip yerler var. Zor çalışma şartları epey. DSCF0664

O kök boyalardan yapılmış deri minder kılıfları.DSCF0667 Güzelce yorulduktan sonra hostel’e gitmek yok öyle. Old Town’un dışına atıyorum kendimi. New Town diyebiliriz buraya. Bambaşka bir yer. Tamamen. Modern, düzenli, sağlam fakat SIKICI.

Bu New Town’u gördükten sonra aklıma gelen ilk soru; burayı böyle düzenli ve şık yapabilen bir sistem neden Old Town’u bu kadar keşmekeş ve kaos içinde bırakıyor ?

Cevap; Fas’ı Fas yapan şehirler bu sayede ayakta duruyor turizm için. Ve bu şekilde eşsiz oluyorlar.

DSCF0669

New Town’un göbeğinde çimlere çimdikten sonra günü batırıyorum. Bu da bir otel. 15 yıldızlı.DSCF0674 Bu da benim kaldığım fakirhane. Hostel’im. Adı Rainbow Hostel. Şiddetle tavsiye ediyorum. Yeri ve özellikleri pek iyi.DSCF0680 O gösterdiğim yukarıda olan kafelerden Jemaa El – Fna manzarası. Yılan oynatıcılar, kör gözlü dilenen çocuklar, takla atan maymunlar, atlar, eşşekler.. Merhaba 1500′lü yıllar.DSCF0689 Meydanın solu yani Old Town’un girişi. Sağ taraf meydan.DSCF0691 Meydanın sağı. Benim hostel de, saat 2 yönünde 2. arka sokakta.DSCF0696 Bu sefer, biraz daha iddialı olup sakatat olayına girdim. Jemaa El – Fna da yine bu yemek yeri. Genellik ile el ile yeniyor burada yemekler. Peçete verilmez. Kağıdı sabunlu sıcak suya batırıp verirler sana ve daha iyi temizler ıslak mendilden. DSCF0701

Bu dükkan önceki dükkan ile aynı yer. Ama dediğim gibi bir akşam o açıyor bir akşam bu. 15 numara olsa gerekti bu dükkan.DSCF0705Çok heyecanlı, neşeli ve hareketlenme katsayıları yüksek bir millet demiştim. Kafalamışlar bir turisti eğleniyorlar.
DSCF0714

2Pac.DSCF0721ATM’de para çeken bir çift ayakkabı ve bir çanta.
DSCF0733 Meyve suları çok popüler. Gün içinde mutlaka 2 tane atın. Günlük vitamin. DSCF0735

Marakeş’in güney batı bölgesinde yer alan Mellah’ta bir Sinagog. Mellah Yahudi mahallesi demek. Yüzyıllardan beri Yahudi’ler bu tip Mellah’larda yerleşmişlerdir. Tabii ki şehrin her yerindeler ama evleri bu bölgede genelde.DSCF0766

Fenerbahçe ? Kardeşimsin. Beşiktaşlı’yım.
DSCF0795

Aynadan, ben ve o.DSCF0796

Jemaa El – Fna’daki en popüler kafelerden biri. Cafe de France. Sömürge esintileri. Güzel ve rahat bir mekan. Burada mutlaka Tea Mint için. Naneli çay. Zaten en yerel içecekleri bu. Mutlaka deneyin. DSCF0807

Benim masa. Naneli çayın nanesi kalmış.

DSCF0815Fez’e giden gece otobüsüne binmek için Old Town’dan çıkıyoruz. Teravih namazını Koutoubia Camii’nin avlusunda kılanlar ve onları koruyan polisler.
DSCF0854Fez’deki hostelimin avlusu.
DSCF0878Fez’in sokakları.. DSCF0884 DSCF0879 DSCF0889 Fez’de bir başka medrese. Qarawiyine Medresesi. Çok iddialı bir yer daha. Bir dış avlu duvar detayı.DSCF0896Namaz kılınan alanın kubbe içi. Ahşap.
DSCF0899 Avlusu. Ortadaki de yine abdest alma yeri.DSCF0902 Bu Fez bir garip yer. Neresinden nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Alacalı bulacalı bir şehir..DSCF0909

Bir şehirde 9400 tane sokak olur mu arkadaş! Old Town’undan bahsediyorum. Dünyada eşi benzeri olmayan bir şehir. Bir keresinde tam 25cm eninde bir sokağına girmiştim. 25cm eni olan bir sokak.. UNESCO korumaya almış tabii ki.

Ben de Napoli’yi bir şey zannediyordum bu konuda..
DSCF0914

Çetin pazarlık savaşları. DSCF0920

 

Fez’in güney doğusu.

DSCF0926 Detay.DSCF0936 El işi çok fazla var Fez’de.

Fez, Marakeş’e göre daha fazla zanaatçılar ve estetik ile dou bir yer. Çok fazla sayıda el işi üretim var. Hem sanat – estetik kaygısı ile yapılmış hem de satılabilir şeyler.

Mesela bu alttaki. Gün içerisinde gelip geçerken yapıyor ve hemen yan tarafında da bitinleri satıyor. Her yer böyle Fez’de neredeyse.

Peki soru şu; bu kadar alım gücü var mı gerçekten bu insanların ? Ya da bu kadar fazla tüketim manyağı turist mi geliyor bu şehirlere ? DSCF0951

Bu adam bir efsane. 24 yıldır bu işin içinde. 9 yıldır da bizzat kendi yapıyor bunları. Bu video’yu izleyin: http://instagram.com/p/ccRD7jJ2QS/

Pazarlık pek kabul etmiyor. Seffarine meydancığından, Chouwara Tabakhanelerine doğru giderken, sağ tarafta ufak bir dükkanı var.

Tabakhanaler mükemmel kokuyor bu arada söylemeyi unuttum.

DSCF0962 Fas’ta yerleşik olan bir durum; Fransız krosan şeyleri. Evlerine alış-veriş yapan insanlar. Bab Rcif tarafları.DSCF0967

Fez’de kaldığım hostelden Muhammed. Naneli çay döküyor bardaklara iftar sonrası. Orada çay böyle dökülür.

Hostelin adı, Dar El Yasmine. Tavsiye edilir. Yeri çok çok iyi.

Fez’de bellir bir saatten sonra akşam 10 falan şehrin güneylerine ve ıssız yerlerine KESİNLİKLE gitmeyin. Pek çok hoş olmayan hikayeler dinledim yaşayanlardan. Benim de cüzdanım falan çalındı. Ah o bol dumanlı berberi kafeleri..

Cafe Clock ve Cafe Sahara diye iki tane mekan var turistlerin akşamları takıldığı. Cafe Clock hele, epey orjinal bir yer. Gidin.

Genel olarak Fez garip bir yer. Çok garip.

DSCF0999 Sabah 7.30′da Chefchouen’e giden otobüse bindik. Otobüsleri MUTLAKA CTM şirketinden alın. 5 saat kadar yolculuk ve sonra bu tank gibi Mercedes’e bindik şehrin içine doğru.DSCF1009

 

Şehrin girişinden, Chefchouen. Çok leziz bir mekan. Bu fotoğrafta, şehrin arkasındaki o yeşil dağlara iyi bakın. İşte oralar hep haşhaş tarlası. Gerisini siz düşünün..DSCF1012

İlk kaldığımız hostel’in terasından. Arap ülkelerinde genel olarak bir teras kültürü vardır. Kiremit çatılar yoktur pek. Bu hostel’in adı, Riad Baraka. Çok kıl bir İngiliz anne ve çocuk tarafından işletiliyor. Kendini Londra Ulusal Müzesi’ndeki gibi tedirgin hissetsen de, epey şık bir yer.

Orada 1 gece kaldıktan sonra, DADICILEF hostel’ine geçtim. Burada kalın mutlaka.

DSCF1014

Yine ben ve Fuji X100SDSCF1021 Bu Chefchouen, Marakeş ve Fez’den sonra müthiş geldi. Akdeniz’e yakın, ülkenin kuzeyinde. İnsanları daha huzurlu, daha sakin. Daha çok gülümsüyorlar. Para almadan yer yön bilgisi veren, sohbet eden insanlar da var. Daha yeşil daha mavi. DSCF1035 Chefchouen sokakları. Her seferinde yanlış yazıyorum gibi geliyor şehrin adını da idare edin artık. DSCF1046 Köpecik.DSCF1049 DSCF1052

 

İşte böyle mavi şirinler köyü gibi bir yer.. Zamanında o kadar haş haş’tan sonra tutmuş biri maviye boyamış oracıkta bir yeri sonra herkes o kafadan devam etmiş gibi.. MUTLAKA gidin.
DSCF1055 DSCF1063 Plaza ( Meydan ). DSCF1079Old Town’un tam ortasındaki Plaza’daki Camii’yi arkanıza verdiğinizde, saat 1 yönünde bu çocuğun çalıştığı bir kafe var. Burada takılın edin.

Fotoğraftaki çocuğu diyorum Mohammed. Kendi yaptığı minik yağlı boyayı bana satmadan önce imzasını atıyor. İspanyol omletleri de güzel yapıyorlar. DSCF1080 Muhammed’in yaptığı diğer minik işler.DSCF1081 Bu yolculukların da en güzel yanı; kalabalık oluyorsun ve sohbetlere giriyorsun farklı dünyalar ile. Bu da geride kalan naneli çay bardakları sohbet masasından..DSCF1104 Ve bir sanatçı. David Arbus. Almış başını buraya gelmiş. İlham veriyormuş bu şehir ona bir de para kazanıyor yaptığı baba gibi yağlı boyaları otel ve restaurantlara satarak.

Ailesel sıkıntılar yaşamış, dertli bir şekilde gelmiş. 1 ay daha kalıp dönerim diyordu. Neticede nispeten ne kadar daha rahat bir yer olsa da Chefchaoune, sanatın gelişmesi için kültürel bir alt yapısı ile birlikte bir bakış açısı gerekli. Bunun eksikliğinden İspanya’da bir yerlere gidecem diyordu.

Bu da, David hakkında bir haber: http://www.nytimes.com/2007/06/03/nyregion/nyregionspecial2/03arbusli.html?_r=0

DSCF1107

Chefchouen sokakları..DSCF1121

Su. Bu şehirde su var. Ve suyun değiştirdiği insanlar var. DSCF1124 DSCF1136 Plaza. Yine bir hır gür mevzusu. DSCF1141 Tadı damağımda kalarak ayrıldım Chefchouen’den. Belki yakında şöyle bir hafta on gün kaçabilirim yine oraya.

Ve sabah 07:00 otobüsü ile – tabii ki yine CTM – Casablanca’ya geçtim.

Eşyaları bırakıp, dinlenip Ain Diab’a attım kendimi taksi ile. Yürümeye kalkmayın, Medina’dan ( old town ) epey uzak. Günlerdir 1500′lü yıllarda yaşadıktan sonra, birden modern hayata geçmek sarsmadı değil.

Ve tabii ki Starbucks. Bazıları Gezi olaylarından dolayı sevmiyor fakat 31 Mayıs gecesi beni ve arkadaşımı gaz bombalarından korumak için içeri alan da onlardı.
DSCF1157

Ain Diab bölgesindeki Morocco Mall denen yerin içinden bir havuz. AVM’lerden kaçmayaçalışırken yine geldik bir AVM’nin kucağına.

DSCF1160

Morocco Mall’un sahile doğru olan tarafı.DSCF1175Casablanca bana Beyrut’u andırdı. Korniş denen up uzun bir sahili ve burada kendini spora vermiş koşu yapan insanlar. Okyanus havası harekete geçiriyor tabii.DSCF1196

Casanblanca’nın Okyanu sahili. Atlantik sahili. İlk defa Okyanus ile temas ettim burada. Gündelik Gel-Git’den dolayı, gündüzleri 40m kadar genişlikte bir ıslak kumsal alan kalıyor insanlara. Gün içinde burada genellikle futbol oynuyorlar ya da ata biniyorlar.

Atlantik kafaları..
DSCF1221 DSCF1231 DSCF1243

 

Hayatımda gördüğüm en güzel gün batımlarından biriydi burası. Casablanca’nın gördüğüm diyer yanlarını çöpe at, burası kalsın bana yeter.DSCF1261

İftar vakti sahildeki cadde. Fas’ta İslami ritüellere bağlılık yüksek. Fakat, okuyun, çalışın, gelişin kısımlarını kaçırmış gibiler dinin.DSCF1265

Casablanca’daki kaldığım odadaki yatağım. Burada normal Hotel’de kaldım. Hostel değil. Burada hostel yok zaten. Hotelin adı: Hotel Centrale. Tavsiye edilir.

DSCF1272

Hotel’den çıkış yapıp başladığım yere Muhammed V. havalimanına gitmeden önce lobide.DSCF1276

Casablanca’nın ana caddesi ve modern meydanı.
DSCF1286Hem gündüz hem de Ramazan’dan dolayı pek çok yer kapalı Casablanca’da. Haberiniz olsun.

Bu Casablanca, pek gereksiz bir şehir bir turist için. Yani özel bir nedeniniz yoksa tavsiye etmiyorum. En başta 3 günüm vardı burası için, gezinin içinde sadece 18 saat kalmıştı geriye burası için. O da uyumak ve uçağa binmek için.

Neden mi gereksiz ? Çünkü, ne modern ne değil. Ne Medina’sı ( Old Town ) şık ne de çok orjinal. Karakteristik yanı pek yok yani.
DSCF1301 Ve o eski tank gibi bir Mercedes taksiye atlayıp havalimanına doğru.. Şehrin merkezinden 35dk kadar sürüyor ve pazarlıksız sabit fiyat 250 Dirhem. DSCF1315

Yine modern şeyler ve yine kapital sistem. DSCF1321

AirArabia ile gidip geldim. Tavsiye edilir.

Fuji X100S için bir kaç not: Tam zamanlı profesyonel fotoğrafçılar için mükemmel bir hobi kamerası. O kadar ağır aletlerden sonra, bu kadar minik, hafif ve kaliteli bir alet çok iyi geliyor.

Renk algısı ve teknolojik özellikleri epey iyi. Lens iyi. Netleme hızı, iyi DSLR lenslerden biraz yavaş. ISO performans, efsane. Malzeme kalitesi iyi. Alınır yani kısaca.

DSCF1330

5 saat sürüyor İstanbul – Casablanca. Güzel manzaralar veriyor yol boyunca Kuzey Afrika ve Akdeniz.

Bu yolculuk da burada biter.. Fas güzel şeyler kattı her geçen gün de yeni hisler doğacak içimde bundan eminim.

 

DSCF1342

 

Yolculuktan biraz daha fotoğrafa bakmak isteyenleri aşağıdaki Flickr galerisine alalım;

http://www.flickr.com/photos/leventkopuz/collections/72157621634548063/

( son 4 şehir. )

 

Yeni rotalarda görüşmek üzere.

Levent.

 

 

Ufak Ama Etkili

Her şeyin başı sağlık derler ya, ne kadar da doğruymuş; bugün tekrar anladım bunu..

Neyse.

Bazıları, bu blog yazılarım için, edebi yönden eksik ve cümlelerin bir biri arasındaki ahenginin yeterli seviyede olmadığını söylüyor. Olayı karıştırmış sanırım bu arkadaşlar, hepsine saygım var fakat benim öyle bir edebi şölen sunacam diye bir iddiam yok burada. Tabii ki, gelişi güzel kelimeler kullanıp da, seviyenin yerle bir olduğu alan değil burası. Hatta her geçen yıl daha iyi bir şeylere dönüştüğünü de söyleyebilirim.

Ben, kendi kalemimde fotoğraflardan yola çıkarak yazılar yazmaya devam edeceğim. 1 kişi okusa bile yazmaya devam edeceğim.

Mevzuya gelelim.

Canon geçenlerde, güzel bir oyuncak çıkardı. Bir lens. 40mm f/2.8. DSLR kameralar için. Boyutu, fiyatı, kokusu için aşağıdaki link’e bakabilirsiniz;

http://www.bhphotovideo.com/c/product/870179-REG/Canon_40mm_f_2_8_EF_Pancake.html

Ben de bir tane aldım, hem sokakta kullanmak hem de merak ettiğim için. Ekipmana sevdalı olup da, içeriğe önem vermeyi ihmal edecek noktayı da geçtiğime inandığım için aldığım yeni bir ekipman, bir sonraki ekipman için çok da fazla heyecanlandırmıyor artık beni.

Bu lens ucuz bir lens. TR’de fiyatı biraz daha pahalıdır fakat yine de alınır yani.

Bir kaç fotoğraf çektim ben de bu lens ile.

Hem tekniğinden hem de içeriğinden bahsedeceğim fotoğrafların.

Fotoğraflarda tek edit, çözünürlüklerin düşürülmesidir. Başka bir şey yoktur.

Burada f/13. Keskinlik fena değil.  Hızla büyüyen İstanbul’un, denizden ispatı gibi fotoğraf.

Barış Manço vapurunun sarıları, sanki Nikon D700 sarısı gibi çıkmış. Vapur ismi de güzel tesadüf, bugün doğum günü BM’nun.

f/2.8.

Haliç Köprüsü altında balık ekmek satan yerlerden birisi. Tavaya atılacak balıklar avuçlanıyor.

Buradaki blur etkisi çok muntazam geldi bana. Yumuşak bir bluru var. Diyafram da en açıkta.

f/2.8.

Köprünün sonuna doğru. Oltaya yemi takan çocuk ve onun yardımcısı.

Yumuşak blur etkisi, yakın taraftaki çocukta da en arkada görünen Kadıköy sahilinde de görünüyor.

f/2.8
Lensin makro’su diyebilirim buna. Makro domates. Çok bir makro’su yok.
Lensin vignet etkisini de burada güzelce görebiliyoruz. Balık fotoğrafında da vardı fakat burada daha belli oluyor.
Ovallaşen blur da hoş bence.
Burası tam Karaköy’de Yeraltı Camii’nin giriş taraflarında bir tezgah.
Ve başka bir tezgah.
f/2.8
Samimi bir gülümseme abiden.
Aspherical Element–High Image Quality denen zımbırtıdan dolayı, yastık etkisi dediğimiz şey oldukça az burada görebiliriz. Yani, distortion. Tezgahın yakın tarafına bakınca anlarsınız.
f/8
Katlı otapark Karaköy’de. İnceden yürümeye devam ediyorum anlaşıldığı gibi.
Keskinlik de yine fena değil. Vignet oldukça azalmış durumda diyaframı kıstıktan sonra.
f/2.8
1.5-2m’den, blur etkisi 45cm odağındaki cisim için çok aza iniyor gördüğünüz gibi. Blur etkisi dediğim şey, DOF’un tam tersi olan şey bu arada.
Şişe net. Fakat renkleri algılama olayı gayet başarılı lensin.
f/10
Kısık diyaframda ters ışık performansı.
Ghost yok, yansımadan gelen lens flare yok.
Bu ne demek ? İyi denilebilecek bir lens demek.
Merdiven de, Karaköy Antrepo’nun.
Türkiye’den çıkan en pahalı sanat eseri. Önünde de eser sahibi ile röportaj yapıyorlar.
Eserden bahsetmeyeceğim, çünkü yeteri kadar popüler bir içeriği ele almadığını düşünüyorum kendisinin.
f/2.8 1/160
Vignet yok fotoğrafta göründüğü kadar. Mekan aydınlatmasından o.
Ben.
Hatırlamadığım bir kıyafet dükkanındayım.
f/2.8
Yansımalı mansımalı, biraz daha karışık bir komposizyon fakat yine renkleri ve cisim detaylarını diyafram açık olmasına rağmen iyi göstermiş lens.
f/2.8
Sipariş beklerken yan masa. Yalnız başına cansız bir çiçek. Neyse ki güzel duruyor grafik olarak.
Bokehleri burada görmeye başlıyoruz. Karışık değil, muntazam yuvarlağa yakın ve içleri dolu yeterince.
Bu ne demek ? İyi denilebilecek bir lens demek.
Mekanın mutfağına ufaktan bir kafa sokmaca.
f/2.8
Sol kolonda hafiften bir yastık etkisi var. Sağda uzak kenarda her şey yolunda gibi.  Yakın uzak cisimler arasında biraz zorlanmış gibi lens.
f/2.8
Mimari bir kesit. Açısal bir mimari kesit. Açısal ve düşük enstanteneli bir kesit. Açısal, düşük enstanteneli ve açık diyaframlı bir kesit.
Renkleri iyi çıkarmış.
f/4
Meşalenin sıçrayan detayları yerinde…
Bu arada, Beşiktaş taraftarı oluyor kendileri.
Belki de serideki en hoş kare. İçerik ve komposizyon bakımından.
f/3.2
En parlak cisim olan ampüllerin detayları, az ışık gelen karanlığın detayları ve net bölgedeki detaylar. Gayet yerinde.
Bu fotoğrafta asıl dikkatimi çeken, bu odak mesafesinde ve bu komposizyonda, bu lensin perspektifi çok ideal bir hale geliyor.
Tam bir sokak lensi. Sokakta fotoğraf çekmek için müthiş hatta.
Hem fiyat hem ufak boyutu hem performansı hem de hızlı netlemesi çok ideal hale getiriyor bu lensi.
Canon’nun veya diğer markaların neden bu tip lensleri çıkardığını veya teknolojinin ucuzlayarak sanatın sosyolojik açıdan ne kadar değer kaybettiğini ya da kazandığını tartışmayacağım burada.
Bu mevzu, bu yazının mevzusu değil.
Bu lens alınır.
Unutmadan, doğum günün kutlu olsun Barış Manço. Büyük insan.
Çengelköy’den sevgiler,
L

Fotoğraf İle Dünya’ya Dokunmak

Hastalığımın bu 3. gününde – ki çok da denk geldi – güzel Çengelköy’den şehre, kendime ve olaylara bakabilme fırsatı yakaladığımı düşünüyorum. Son zamanlarda evde durabilmek için dua ediyordum 3 gün de olsa ve oldu. Fakat iğneler de cabası oldu. Bir de 39.5 var tabii. Vücut sıcaklığı olan. Neyse.

Aslında başka bir fotoğrafik olaydan ötürü yeni blog’u yazacaktım fakat beklenmedik bir gelişme, kendini ön sıralara sürükledi.

Fotoğrafın hep hobi olarak kalabilmesi ya da sanat ile alakalı olarak tutabilmenin bu ülkede bir hayli zor olduğunu söylemiş miydim daha önce bilmiyorum fakat şu an söylemek istiyorum. Bunu zor hale getiren bizleriz. İyi ve güzel olan her şeyin bir maddi ( para ) karşılığı olması gerektiğine inanmış ve buna göre değer biçmiş olan bizler, buna göre değer biçmemiş olan başkalarını görünce ne kadar da farklı geliyor bize yaptıkları şeyler. ( kendimi de katıyorum bu gruba. katmasam mı ya da bilemedim.. )

Diyeceğim o ki; sadece maddi bir beklenti ile yola çıkmadan, sıradan bir Mayıs’ın 15. gününde, Üsküdar’dan Kabataş’a geçerken çektiğim sıradan – güzel bir fotoğrafın, dünyada o gün çekilen başka sıradan – sıradan olmayan güzel fotoğraflar ile birleşip tek bir bütün olması ve bunun da dev bir kitap haline gelmesi, bu kitabın da masamda bir hediyeye dönüşmesi sanırım milyon lira ile alınamayacak bir haz ya da motivasyon kaynağı.

Olay, A DAY IN THE WORLD. Dünyada 15 Mayıs’ta olan bitenleri, bir kaç ay öncesinden bir çağrı ile fotoğraf çeken herkesi harekete geçirip fotoğraflamaya iten ve ortaya çıkan yaklaşık 100.000 kareden, 1.000 tanesi ile o günü derleyen bir organizasyon. Bu 1.000 kareden, hem sergi hem de fotoğraf kitabı yapıldı.

Kronolojik sıra ile düzenlenip, 15 Mayıs’ta dünyada ne oldu algısı yaratıldı da diyebilirim kısaca.

Web Sitesi: www.aday.org

Aşağıda, ilk karşıma çıkan katılım ilanı var.

Masamda duran güzel hediye işte buydu.

Olayın altmetni.

Kapak fotoğrafı bile 15 Mayıs’ın bütün dünyadaki farklı sahnelerinden oluşan bir kitap olma etkisini veriyor.

Bu tip büyük – hatta dünya çapında – olayların var olmasının baş etkenlerinden birisi de destek veren markalardır. Onlara da gereken özeni göstermek gerekli.

Neticede, bu fotoğraflar arasındna seçilen 45 fotoğraf New York’taki Times Square’den tutun da Avrupada’ki pek çok büyük dijital alana sahip meydanlarda gösteriliyor olacak. Bunun için de para lazım kısaca.

Bu da BBC’nin haberi: http://www.bbc.co.uk/news/entertainment-arts-19871370

Ve benim fotoğrafımın bulunduğu sayfa.

Sağ tarafta diğerlerinden biraz daha büyükçe olan 18. kare. Diğerlerinden büyük, küçük, şöyle böyle olması zerre umrumda değil. Neticede, bu fotoğraf o günün bir parçası ve benim için önemli olan bu dünyanın bu gününde yer alabilmekti.

Tabii ki yaptığımız her şey, her adım, aldığımız-verdiğimiz her nefes bu dünyaya bir kelebek etkisi gibi etkide bulunuyor fakat bu kadar dolaysız bir yoldan dünya çevresindeki insanlara ve düşüncelere hem de fotoğraf enstrumanı ile dokunabilmek benim için eşsiz bir haz.

Yoksa, tam sayfa, 2 yan sayfa girmiş fotoğraflar da var hem de D-SLR ile falan çekilmiş. Ben iPhone ile çekmiştim. Oturup ağlayayım mı şimdi yani..

Kitabın arka yüzü.

Ve şu anda kitaplığımdaki yerini almadan önceki, masamdaki son duruşu.

Kitaplığımda da, bundan bir kaç yıl önce yine böyle dünya çapında bir olaya katılmıştım; oradan da 9.000 foto arasından 100 fotoyu kitap yapmışlardı, yollamışlardı. Neyse işte, o kitabın yanına gelecek bu da.

Bak hatta o olay da burada: http://www.leventkopuz.com/blog/2009/06/22/thank-you-lee/

Bu link’ler niye tıklanarak açılmıyor anlamış değilim.. Bakarız buna da bir ara.. Copy/Paste de güzeldir ^^


Bendeki durumlar böyle. Hislerim, para-para-para üçgeninden sanat-karşılık beklememezlik-huzur üçgenine bir denge kurma çabalarımın sonuç verdiğini görmekten ötürü iyi durumda diyebilirim. ( Gerçek ve açık bir itiraf oldu bu!)

Aşağıdaki fotoğraflar da, A DAY IN THE WORLD olayının 22 ülkeyi dolaşan sergisinden bir kaç kare var;

© wilterius on instagram

© sofiiiamm on instagram

© rebeckasfoto on instagram

© nelhas on instagram

© dholmberg on instagram

© ailujn on instagram

© mrtnsn on instagram

© linusrockstrom on instagram

Sevgiler..

Levent

Gündelik Kareler

Bu yazı da, bir önceki yazı gibi analog fotoğraflar içeren bir yazı oldu.

Her geçen gün, analog kameralar ile fotoğraf çekenlerin sayısı artıyor ve bu durumun yükselen yıkama/tarama/baskı fiyatlarına rağmen azalmadığını da söyleyebilirim.

Peki bu iyi bir şey mi ? Asıl mesele bu bence fakat bu blog’un konusu bunu tartışmak değil.

Hep söylediğim gibi, daha kolay tüketimlik daha öz fakat ilham veren bir blog yapma hedefim var son 6 yıldır.. Buradaki fotoğrafların %90′ı anlık-belgesel görüntülerdir.

Neyse, ufak bir teknik bilgi olarak Nikon F3 – Nikkor 35/1.4 ve KODAK GC 400 film ile çekildi aşağıdaki kareler. Bazıları teknik olmadan fotoğrafın var olmayacağına inanıyor ya, bu bilgi de olsun o halde.

Taksim’de bir apartmanın merdivenleri. Yalnızlık hissi hakim geliyor bana fotoğrafta. Fakat deklanşöre bakarken sadece grafik olarak düşünmüştüm.

Bu tip karelerde, yalnızlık hissi o hissi bu hissi kadrajdaki sahneyi mekandan koparıp fotoğrafa koyduğun zaman oluşuverir. Yoksa, bir adım ötede yığınla insan da olabilir merdivenlerin.

Fotoğraf yanıltır.

Pecha Kucha olayından. Hollandalı’ların istilasına uğramıştı. Güzel de oldu. İstanbul’da böyle şeylerin yapılması da hoş bir şey.

Backstage fotoğrafları çeke çeke artık asıl konuya odaklanmanın yanında mutlaka yan etkenleri de fotoğrafa alır oldum. Buradaki gibi.

Pecha Kucha’da sunumlara başlamadan önce, biz ortalıkta dolanırken bir camın arkasında bu ikisi de bir şeyler üzerine çalışıyordu.

Üst taraftaki çubuk ışık yansımalar hoş. Bir de fotoğraf yamuk biraz. Terazi ayarım kaçmış inceden.

Bu yazıda pek teknik mevzulara girmeyecektim fakat bunu söylemem gerekli; bu KODAK GC 400 sarı renkleri pek doğru vermiyor. Yeşildi, maviydi falan pek başarılı.

Burası Ara Kafe.

Öğrendiğimiz insan hareketleri uyarınca da, adamın bir şeyler içtiğini anlıyoruz. Ortamı kafeden çıkarıp, hastane yapsaydık ve ortamın rengini de daha mavi yapsaydık, adam bir şeyler içiyor olmayacaktı -içiyor olsa bile-.

Fotoğraf yanıltır.

Fashion Week denen mevzudan bu da. Podyuma çıkmadan önce yapılan provadan bir kare.

Fashion Week bitti gitti, herkes yazacağını yazdı benim fotoğraflarım halen bitmedi. Nasıl bir üretim olayına giriyorsam orada artık.. Utanmasam bütün yıl buradan görsel çıkaracam ortaya.

Ama yok, yakında fotoğraf değil de bir inceleme yazısı yazabilirim bu Fashion Week için. Moda/Trend ile falan alakalı değil tabii ki; 3 sene boyunca edindiğim sosyolojik çıkarımlar ile alakalı..

Sarı renk çatlıyor demiştim ben.

Podyum şov’undan. Pek ilgili davetliler..

Kulis’te bir model.

Sahneye, ışıklara, insanlara ve kameralara çıkmadan bir adım öncesi. Defilelerin en çok ilgimi çeken parçası da bu çıkış anlarıdır.

Müthiş bir geçiş görünür modeller üzerinde. Hatta öz kişiliklerden numuneler bile ortaya çıkar bu bahsettiğim yerde.

Sahrayıcedit taraflarında bir otobüste yaşlı bir teyze.

Pozlamada sıkıntı var. Bende de sıkıntı vardı o anda ama.

Caddebostan basket sahaları.

İstanbul’un daha yaşanası tarafları.

Tespih.

Bizim bu taksilerin sarı oluşu ile New York’taki taksilerin sarı oluşu arasında bir bağlantı var gibi geliyor bana. Oradaki Limuzin Taksileri saymıyorum tabii ki.

Gittiğim pek çok ülkede başka sarı taksi görmedim diyebilirim.

Originals Street Party’nin sisli girişi.

Sağ ve sol taraftaki siyah bantlar sanırım film ile alakalı bir durum. Orada öyle bir şey yoktu yani aslında.

Bu fotoğraf bana, dağdaki köye sis basmadan bir an öncesindeki insanların normal davranışlarını anımsatıyor.

Originals Street Party’deki Fate’nin performansı.

Daha çok yolun başında olmalarına rağmen, sahnedeki duruşları ve seyirci ile etkileşimleri güzeldi. Ses çıkarır bu grup ileride!

Originals Street Party’den genel bir görüntü.


Bunu sevmiştim. Çekmeden önce de, çektikten sonra da.

Multitap ve sahnede Selim Siyami!

Once Müzik Event’ini dijital ile ticari olarak çektikten sonra, hiç bir ticarı kaygı olmadan analog ile bu sahneyi çekmek iyi gelmişti bana.

Fotoğrafta bazen kavramlar arasına sıkıştığın zaman, bir nefes almak veya düşünmek için zaman yaratmak için her zaman yapageldiğin şeylere farklı açılardan yaklaşmak işe yarıyor.

Teknoloji de çok kullanışlı avantajlar sağlıyor bize hem.

Netlik kaçmış! Ama sıkıntı yok bence.

Bir akşam üstü Eminönü’nden, çok alakasız bir yere giden bir otobüs. Grafiğini sevmiştim yine bu fotoğrafın. Hissettirdiği şeyler bende sonradan geliyor.

90′lar havası var sanki biraz. Neden geriye dönük işler yapma peşindeyiz ki aslında..

Belki de, elimizde olmadan kaçırdığımız o daha ¨doğal¨ dönemlere bir özlem veya bir atıfta bulunmak insani doğamızla daha çok uyuşan bir durumdur..

2012′de, ¨bu fotoğraf da 90′larda çekilmiş olabilir¨ diyorsak eğer, yine aynı noktaya çıkıyor mevzu; fotoğraf yanıltır.

Pazar’a kadar da yağmur varmış; hadi yine iyiyiz!

L

Analog Fotoğraf Konuşmaları

Biraz teknik bir yazı olacak diyebilirim bu blog için. Tutup da kendi fotoğraflarım üstünden, ¨doğru komposizyon budur¨diyecek değilim yine de.

İstanbul dolaylarında çekildi kareler.

Bir süredir kamera dolabının arkalarında, 18′e alınıp kulübeden çıkamayan yıldız oyuncu gibi bekleyen Nikon F3′e efsane lens Nikkor 35/1.4 takıldı ve film olarak da içine ilk defa kullandığım KODAK GC 400 taktım.

Bu 3′lü kombinasyondan çıkan sonuçlar da aşağıda işte.

Fotoğraflarda sıfır PS edit var bu arada.

Fotoğrafların pek çoğunun diyaframı 1.4 veya 2 civarında.

Burada 1.4′idi. IKSV’nin oralarda bir yer. Bu eski Nikkor lenslerin blur dokusu çok karakteristik.

Bu kare aslında, ilk defa kullanmaya başladığım KODAK GC 400 filmi bana oldukça sevdiren ve ısındıran bir kare oldu.

Aslında oldukça karanlık bir ortamdı burası. W Istanbul’un lobisi ve 1/8 civarıydı enstantene. Noise ( kumlanma ) yok denecek az, hem de 1/8′de.

Keskinlik kaybı da gayet yerinde.

Yine W Istanbul’dan.

Analog tadını az ışıkta çok iyi veriyor bu film. İlk filmden aldığım izlenimler arasında; bu lens ile bu filmin kimyasal yapısı iyi bir uyuşma içerisinde diyebilirim.

1/4.

Burada, Kodak’ın sarı tonlarına kayan ışık ısı dengesi ortaya çıkıyor. f/1.4.

Diyafram kısık burada. 5.6 civarında olsa gerek. Çok da kısık değil fakat ağaç yapraklarının ve çocuğun ayakkabılarının keskinliği yine de başarılı.

Direk lens’ten içeri giren çok güçlü bir gün batımı ışığından bile ghost ( lens lekesi ) oluşturmuyor bu Nikkor 35/1.4. Daha ne olsun.

Canon 50/1.0 bile ghost verirdi bu ışıkta.

KODAK GC 400. filminin beni şaşırtan bir yanı da burada çıkıyor ortaya. Fujifilm gibi davranıp Kodak, yeşil tonları daha parlak hale getiriyor.

Yani, Kodak, Fujifilm gibi davranış göstermiş burada. Garip.

f/1.4 yine.

Burada ise, çok ortalarda bir renk var. Daha soluk fakat mekan aslında bu kadar soluk renklere sahip değil.

Profesyonel bir film değil bu KODAK GC 400. Bu durum belli oluyor burada.

Yine aynı şekilde, yeşil – mavi tonlardaki kaymalar sol arka kısımda kendini gösteriyor.

Pek de analiz yapılacak bir fotoğraf değil ama Röyksopp olduğu için koydum buraya. Geçenlerde URBAN FEST’e geldiler de.

Bayat film etkisi. Kötü bir fotoğraf ama renklerin arada kalışını iyi gösteriyor.

Az ışıkta 4000K civarlarında doğru ısıyı yakalarken film, 4800K civarlarında daha pastel hale getiriyor renkleri.

Gündüz fotoğrafı. f/8. Bütün renkler tas tamam.

Gülümseyen kişi de, Bennu Gerede. Güzel bir kişilik..

Tatlı bir sinematik etki bırakmış gibi. Işık dengesi çok muazzam. Bir kaç fotoğraf sonra daha belirgin olacak bu durum.

Biraz fazla pozlanmış bir kare. 35mm’nin perspektifi çok ideal gerçekten.

Bu fotoğrafta da, film – lens – kamera üçgeninin çok başarılı bir çalışma örneği.

Bu kare çok zordu aslında. Ters ışık çok kuvvetli ve ışık denge aralığı çok yüksekti.

Yine de doğru renkler ve doğru ışık miktarı var fotoğrafta. Hatta normalden de daha iyi.

Nikon F3, Nikkor 35/1.4 ile gerçekten çoşuyor arkadaş.

Fotoğraf da Evlilik Fuarı Katalog çekimleri Backstage’inden.

Yine o bayat etki.

Netleyememişim ya la.

Normalde böyle bir fotoğrafı analog kamerada çekince, boydan boya bir ghost olur. Normalde olur da, iyi bir Nikkor lens ile keeerler..

Son fotoğraf, son sahne..

Özetle, bu KODAK GC 400 profesyonel bir film olmamasına rağmen, gayet başarılı sonuçlar veriyor pek çok ışık ortamlarında.

Tabii, beraberinde kullanılan lens ve kamera da oldukça önemli.

Nikkor lensler çok iyi şeyler.

Fotoğrafların içeriklerine laf atamadım da diğer filmleri bitirince artık yazarız bir şeyler.

Feyz almışsınızdır, ilham vermiştir bir nebze de olsa umarım bu kareler.

Sonbahar da iyi geldi çaktırmadan.

Sevgiler,

L