Artık başlayabiliriz.
Bu yazı biraz uzun oldu fakat pek çok yabancı ülke için uzun gezi blog’ları yazıp da, ülkem için yazmamış olmam bir eksikti zaten. Gidermiş olduk bir nebze bu şekilde. 15dk falan alır okurken.
Yazıya başlamadan önce bu şarkıyı bir yandan açmanız tavsiye edilir; http://www.youtube.com/watch?v=q0bn-G6lnHA
Bu yazının olayı Likya Yolu. Kısa özetlemek gerekirse; Likya Yolu Fethiye’den başlayan ve Antalya’da sona eren, eski Likya Uygarlığı’ndan kalma ve zamanında Pers İmparatorluğu’ndan kaçmak için kullanılan 500km’lik bir güzergahmış. Şimdi ise dünyanın en önemli yürüyüş parkularından biri. Yılda 10bin kadar yabancı turist bu yolu yürüyor. Biz de yaklaşık 100km’sini yürüyebildik. Yürüyebildik diyorum çünkü mevzular biraz değişti yolda. Bazen kamp kurduk bazen de kuramadık. Fakat çok farklı kafalar yaşadık, evet.
Bu yolculukta, Fethiye – Ölüdeniz – Kelebekler teğet – Kabak Koyu – Patara – Yeşilköy teğet – Kalkan teğet – Kaş – Üçağız – Kekova – Kale – Myra – Olimpos ve Antalya noktalarından geçtik.
Bu yolculuğun bir de video’su gelecek yakında. Şu anda kurgu – montaj masasında kendileri.
Ve başlıyoruz fotoğrafalara..
Ölüdeniz’den ilk yürümeye başladıktan bir kaç saat sonra, ilk fotoğraflanmaya değer şey; ağaç.
Kabak Koyu’na giriş.
Kabak sahili.
Daha yaz sezonu öncesi olduğu için, masalar masaların üzerinde.
Sezon hazırlıkları yapan ve şansımıza açık olan bizim kaldığımız kamp tesisi; Shanti Garden. Pek güzel yer. Sezonda daha da güzeldir hatta.
Akşam yemeklerinin yendiği ve soğukta ısınılan yer. Kuzine de pişiyor yemekler ve çaylar.
Elif ve Eda. Oradalardı biz geldiğimizde.
Sonraki sabah Kabak Koyu. Bu evler yeniymiş.
Kabak sahil.
Bizim çadır da böyle bir şeydi işte.
Bu yolculukta öğrendiğim şeylerden biri de, köpekler ile anlaşmak. Kaldığımız kamp alanına ait anne oğul. Birinin adı Beyaz’dı. Diğerini unuttum.
Kabak’ta bir rota değişikliği. Rota üzerinde bazı yerlerde sezon kapalı olduğu için kamp alanları da kapalıymış. Bu yüzden atladığımız yerler de oldu.
Sonraki durak Patara.
Aracın bizi bıraktığı yer. Patara’ya daha var 4km. Önümde duran yükler de bize ait.
Yol tarif eden taksici amca. Çok iyilik severdi. Sohbeti de çok tatlı. Bizim erken geldiğimizden bahsediyordu burada sanırım. Nisan ortasında başlıyormuş genelde Likya Yolu yürüme mevzuları.
Patara köyüne doğru.. Seralar.
Bu sefer yoldan yürüyoruz. Fotoğrafın sonunda tepeler var ya, işte orayı aşıp bir bu kadar daha gideceğiz.
Yarısı bitti yolun. Bu da Toni. Geceleri soğuk, gündüzleri de sıcak olunca palto böyle ilginç bir hal aldı.
Sera.
Patara’ya vardık. Sweeney Tood kafası.
1 gece kaldık Patara’da ve oradan da ayrıldık.
Bu fotoğraf da sevgili arkadaşım Yaşar’a gelsin..
Patara, Likya Uygarlığı’nın büyük şehirlerinden biriymiş. Likya da, Roma İmparatorluğu’nun büyük eyaletlerinden biriymiş. Roma da, o zamanlar yani 500′lü yıllarda bilinen dünyanın en büyük devletiymiş. Dünya da…
Antik şehirde bir inek.
Patara kalıntıları.
Şehrin girişindeki takı.
Bu ağaçlar da ne alaka anlamadım ama güzel duruyordu tam antik şehrin kuzeyinde.
Antik şehirde bir traktör.
Antik şehirde taşları yiyen bir inek.
Antik tiyatro. Bu tiyatrolar efsane. Tiyatronun bilmem neresine otur ve yanındaki biri ile konuşuyor gibi bir şeyler söyle, bu söylediklerini de tiyatronun bilmem neresinde oturan başka birisi yanındaymış gibi duyuyor ! Bu da mı gol değil !!
Tiyatronun sahnesi. Roma’da tiyatrolar şehri en güzel yere yapılır ve izleyicilere müthiş bir görsel şölen verilir derdi arkeojeofizik hocam.. Üniversitede.. Sanırım 15 yıl önce..
Patara sahil.
Ve günün kahramanları; sağdaki Natalie ve soldaki erkek arkadaşı. Bu çift, biz tam sahile indiğimizde, ellerinde 5-6 tane kocaman torba ile sahildeki çöpleri toplamış geliyorlardı. Büyük bir alkışı hak ediyorlar gerçekten.
Dudes, I still appreciate it!!
Patara sahil’de gün batımı. Bu sahil 12km ve Muğla ile Antalya’nın batı sınırı. Burası anlatılmaz.
Pansiyonunda kaldığımız Ali Baba. Ortadaki. Yolunuz düşerse, kesinlikle ve kesinlikle gidin kalın orada. Patara’ya girişte solda kalıyor yeri. Zaten Patara çok orjinal bir yer. Oraya da gidin.
Ali Baba’nın telefonu: 0242 843 50 75. Boş boş arayıp da sapıklık yapmayın.
Patara’yı terk ederken, son bir kare. Likya tapınak mezarı da orada. Fotoğrafta görünen yer eskiden limanmış. Hatta St. Paul’du sanırım, Vatikan’a kiliseyi kurmadan önce Bari’ye buradan bindiği bir gemi ile geçmiş.
Hede hödö bir yer değil yani.
Ağaçta bir iz var, görebilen ? Bu iz Likya Yolu’nun izi. Bu izden yol boyunca her 35m’de bir var. Eğer yoksa, sıkıntı var demektir.
Garanti sponsor olmuş buraya. Olmuş yani o kadar.
Ağaç.
Yine yollardayız. Antik şehiri görebilen var mı ? İşte oradan yürüyerek çıktık buraya.
Doğada hatırlatıcı böyle olur. Bu ele yazma kafalarını da jeoloji hocam öğretmişti okulda. 15 sene önce sanırım..
Yollar..
Koyun ve keçiler ile arada yarış yapmak..
Sonraki rotamız olan Yeşilköy kavşağına varmadan önce mola verdiğimiz yerde çevre düzenlemesi yapan ekip.
2 Saatlik daha yürüyüş ve mola zamanı. Yeşilköy kavşağı da arkada görünen seraların olduğu yer.
Kavşaktan yaptığımız otostop ve Kaya Hoca. Kendisi lise hocasıymış ve bizim yürüdüğümüzü görünce direk yardım etti. Neden otostop çektik değil mi bir de o var. Onu da Toni’ye sormak lazım!!
O değil de, Kaya Hoca’nın mail’i kaybettim ben. Bu fotoğrafı atacaktım ona. Gören bilen varsa, göstersin bari bunu.
Kaş’a vardık. Kaş akşamları soğuk. Alakasız bir mevsimde gidince böyle olur tabii.
Ve bomba bir adam daha; Stefan. Tek başına motoru ile binlerce km yapmış ve buraya gelmiş. 58 yaşında. Fotoğrafta da bana web sitesini gösteriyor ve önceki gezilerinden fotoğraflar.
Stefan’ın web sitesi: http://www.stewimot.de/
Bir de 58 yaşında dedim ya gerçekten o yaşta. Bizim 58′lere bir çift lafım vardı ama kalsın, bulmacaya devam..
Hallo Stefan. I wish good luck for your next destinations.
Kaş’taki çadırın hali. Aslında çadır için çok da elverişli bir alan değildi fakat bizim çadırın kazıkları da pek sağlıklı olmayınca, çareyi taşlarda bulduk.
Kaş’ın merkezi ile kaldığımız Kaş Kamping arasında yaklaşık 400m kadar var. İstanbul şartlarında bir ömür boyu yol olsa da bu, o kadar yol yürüdükten sonra 15sn falan sürüyor.
Kaş’ta yeni sezon hazırlıkları.
Kaldığımız kamp alanının iskelesi.
Sezonu erken açan Almanlar. Zaten bir Alman turist çılgınlığı vardı. Başka memleketten insan almamışız içeri gibiydi.
Kaş’ta topçu gençler.
Bu kafalar da güzel. Karavancılar. 4-5 tane farklı karavan tayfası gördük sayılır yolda. Oradaki kızın da sorunu büyük gibiydi, nazikçe yardım teklif ettik ama nazikçe de geri çevrildik.
Kaş’ta gün batımı. Bizim kamp alanı da, tam karşıda binaların bittiği yerin 400m ilerisinde kalıyor. Yürümek güzel şey !!
Kaş Kamping’de kahvaltı.
Bu Kaş Kamping güzel bir yer. Gidilir yani. Klimalı odası, bungalow da var. Denizi de güzel. Kendi buzdolabın ya da restaurant falan da var.
Bu sefer motor kiraladık Kaş’tan. Üçağız, Kekova Adası ve Kale’yi görme durumları. 35km’lik de bir scooter yolculuğu ile..
Üçağız limanı. Yine ölü sezon olduğu için, in cin top oynuyor.
Üçağız sokakları.
Üçağız’dan pazarlık yaparak anlaştığımız Kaptan bizi Kekova’daki batık antik şehirlere götürüyor.
Ve götürdü. Bu Kekova’nın da olayı oldukça sağlam. Yine Likya Uygarlığı’nın kokusu var..
Burası da Kale. Kekova’nın karşısındaki yarım ada. Kale de, köyün tepesindeki kaleden geliyor. Sanırım, eskiden bu yarım ada Kekova ile hafiften birleşik olunca, bu aradaki yerleşim yerlerini korumak için de bu kale yapılmış. Diğer türlü bu yerleşim alanlarının etrafına yapılacak sur alanı yokmuş.
Kale’ye iniyoruz.
Ve Kale’deyiz. Saat 11 yönü Kekova.
Likya mezarlıkları. Bunları İngilizler ve Almanlar 1800′lerin sonunda patlatmışlar.
Kale’nin sahili. Yazın pek güzel oluyordur buralar.
Kartpostallara konu olan Likya mezarı.
Akşam’a doğru Kaş’a dönüş.
Sonraki sabah erkenden yola çıktık ve sonraki durağımız Myra’ya vardık. Bu nasıl bir cümle oldu böyle, TRT kafası.
Önce St. Nicholas yani Oruç Baba yok pardon Noel Baba kilisesine uğramakta fayda var. Kilise falan değil, bazilika kırması ama neyse bozmayalım adabı.
St. Nicholas’ın olayları da güzel. Açıp okumakta fayda var.
Kardeşim Medusa.
Myra’daki antik tiyatro. Doyamadım tiyatrolara. Büyükşehir’in bu kadar tiyatrosu yoktur.
Burası epey güzel korunmuş. Ama yine de söylenecek çok şey var. Yani bu yerler, yanlışlık ile İtalya ülke sınırları içerisinde yer alsaydı, eminim Türkiye’den şu anda giden turistten daha fazla turist oraya giderdi. Anlayana..
Ve kendimizi son durak olan Olimpos’a attık. Tanrıların kucağına bir nevi..
Bu fotoğrafta da, akşam yemeğinde tanıştığımız İsveçli çiftler. Hele benim yanımdakinin gözlüğü, tam bir İskandinav gözlüğü. Bütün o kaotik filmlerde o gözlüklerden var!
Elisabeth, Stefan, Anne Marie ve Sten..
Hi guys!! It was a good chatting with you! Cheers!!
Bu ekibe daha sonradan da bir kadın katıldı yine İsveçli, babası profesyonel fotoğrafçıymış. Onun da adını aldım: Hans Hammarskiöld. Ben de daha bakmadım adama, bakacam yazı bitince.
Çadırdan ve o ¨enterasan¨ yerlerden sonra Olimpos’ta çok lüks gelen oda. Ayna bile var!!
Bu arada burası Kadir’in Ağaç Evi.
Sezon hazırlıkları her zaman ki gibi. Millet sezon bitince gider sakin sessiz olsun diye, biz de sezon başlamadan..
B – E
Bizim fakirhane.
Dur biraz düşün bunu.. Sonra devam edersin okumaya. Hatta burada bırakıp başka zaman da devam edebilirsin okumaya.
Ağaç Evleri olan Kadir.
Benim takıldığım alan.
Olimpos’ta ufak bir tura çıkalım dedik ve o da ne; yine Likya Yolu!! 2 gün önce bırakmıştık oysa ki. Ya da o bizi bırakmıştı…
Olimpos’taki Roma Tapınağı. 4 sene önceki gibi duruyor..
Kırmızı – Beyaz Likya Yolu işareti. Yol buradan geçiyor ve kuzeye dağların arasından devam ediyor..
Ne de güzel bir dolunay…
Akşam ateş başı. Akdeniz akşamları kafası.
Bu sefer rota Antalya, parmak yine havada. Toni, profesyonel otostopçu kardeşim benim.
45dk kadar otostop denemesi yaptıktan sonra, gele gele bir İngiliz geldi. Yoldayız burada.
Ve Antalya’dayız. Medeniyet denen yerleşkede..
6 yıldır Kaş civarında yaşayan bir İngiliz amca. Yanlış hatırlamıyorsam Cam gibi bir şeydi adı.
Hi buddy!! Thanks to hitchhiking again.
Antalya’da Kaleiçi’nde ufak turlamalar..
Bu Antalya’ya hep soğuk bakardım da, vakit geçirilecek bir yer gibiydi. Fakat Mayıs’tan sonra sıcaklar fena hal alıyormuş. Bu sefer şanslıyız erken gittiğimiz için sanırım.
Antalya, Kaleiçi iskelesi… Gün batımı yine çok güzeldi. Yine doluydu.. Aşağıdaki abiler de saz çalıp türkü söylüyorlardı. Biz de yukarıdan katıldık inceden biralar ile..
Gerçek nedir onu sorguladık biraz, biraz da gerçeği sorguladık..
Ortadaki Bahadır. Antalya’daki şube. Çay eksperi. Çay ocağı falan da işletiyor hatta. Ortadaki de dağ keçisi!
Bütün Antalya’yı turladık onunla. Hatta uçağa yetiştirmek için bizi, bir ara kendini bile aştı.
Ve dönüş vakti. Antalya Havalimanı.
Pegasus. Poseidon’un Medusa’dan yasak çocuğu!!
O kadar yürü tırman soğukta kal konserve ye et, sonra zınk diye 10bin metredesin..
21. yy sıkıntılı arkadaş.
Neyse, en azından biz bir şeyler aldığımızı düşünüyoruz bu yolculuktan. Likya Yolu güzel mevzu. Yolda olmaktan ve doğadan keyif alanlar için şiddetle tavsiye edilir.
Antalya’nın batısı da, çok fena yerler.
Şimdi de Çengelköy’deyim. Bir Cumartesi gecesi de sessiz sakin geçsin diye yazıya vurdum kendimi 2.5 saattir bununla uğraşıyorum.
Hadi selametle..
Levent
Yine bir süredir blog yazmamak ile birlikte, yeteri kadar ¨enerji¨ depoladığımı söyleyebilirim. Hele ki, geçenlerde çıktığım Likya Yolu’nu da düşünecek olursak, 1 yıllık enerji var. Fakat normal şartlar altında 1 yıl yetecek enerji İstanbul şartları altında 3 ayda tükendiği de başka bir gerçek.
Bu yüzden, 3 ay içinde Likya Yolu’nun yansımalarını foto blog ve video şeklinde göreceksiniz. 3 ay sürmez belki de, önümüzdeki hafta yetiştirmeye çalışacağım.
Likya Yolu’nu beklerken de, çok çıtır ve hafif ( anlam katabilene derin ) bir kaç fotoğraf sunalım;
Özenerek ve içime sinerek yaptığım çalışmaların ilki; İstanbul’un Gökdelen bölgesi Levent. Gün batımı gibi bir şey. Sevenlerine gelsin..
Bu fotoğrafı geçen yaz çekmiştim. Ortamdaki ışık ve renk dağılımını sevmiştim, hatırlıyorum. Sinematik bir havası var.
Bunu da, 2 sene önce çekmiş olabilirim. Yüksek bir otelin balkonundan. Anlam falan katmayacam bu fotoğraflara, sakat bir fotoğraf.
Bu da bir kaç ay önce uçaktan çekmiştim. Bir yerden İstanbul’a dönüyordum. Dağlara bakıp, neresi olduğunu da anlamak zor değil. Tabloya benziyor ama değil. Olsa da güzel olurmuş.
Bu da epey özel bir çalışma benim için. 1 seneden fazlası var çekileli. Ufak bir kaç detay var bu fotoğrafta da. Rezonans da ip ucu.
Umarım bir şeyler hissettirmiştir size bu numune çalışmalar. Yıllar önce yaptığım çalışmaları düşünüyorum da, sanırım fotoğrafa yeni bulaşan arkadaşların bu tip fotoğraflara ihtiyacı var gibi geliyor bana.
Bugün çok huzurlu ve sakin bir moddayım. Ne de tatlı bir dil kullandım baksanıza.
Sevgiler,
L
Bir betimleme;
Öğleden sonrası güneş pencereden içeriye düşüyor, pencerenin kenarında büyük mavi bir bayan çantası, ufak bir masa camın hemen yanındaki karşılıklı rahat iki koltuğun ortasında, masanın üstünde bir birine çok yakın duran iki tane kahve bardağı.. Karşılıklı koltuklar büyük ve yeşil, rahat görünüyor, koltuğun arkasında krem ve bordo renklerinde modern bir duvar, duvarın üstünde bir birinden beter ama ilgi çekici fotoğraflar..
Ve o büyük yeşil rahat koltukta, odasındaki yatağında uyur gibi uyuyan bir kız..
Ne kadar da samimi ve doğal bir yaşam ortamı betimlemesi değil mi bu.. Hatta aşağıdaki fotoğrafı görmemiş olsaydık eğer, bu betimlenen sahnenin Starbucks’in içinden bir sahne olduğunu düşünmezdik bile. Fakat bu samimi, rahat ve güvenli (his olarak) olan mekanın tam olarak halka açık bir alan olması ve özellikle de buranın Starbucks olması düşünülmesi gereken bir konu. Kendi evindeki koltuğunda belki de bu kadar rahat uyumuyordur bu kız.
İstanbul’da bir şeyler değişiyor. Sokaktaki toplumun algısı ve davranışları olarak. Bunlara duyarsız kalmak imkansız bana göre.
Havalimanındaki yolcuların rahat davranışları, sokak buluşmaları, sokak sanatçıları, sokak lezzetleri, sokak konserleri, ilgi çekici sokak aydınlatmaları’ndan sonra sıra Starbucks’taki insanların davranış biçimlerine geldi.. Aşağıdaki fotoğrafta bütün eşyaları ortalıkta olduğu halde, büyük bir huzur ve güven duygusu ile uykusunda olan kız gibi..
Şehirdeki insanların Starbucks’a ait olan bu yeni davranış biçimlerini incelemeye devam edeceğim gibi görünüyor.
Bu arada, benim için yeni bir şey değil bu kamu alanındaki uyuma durumu. Hatta bu fotoğraftaki koltuk benim de uykuya daldığım favori kamu koltuklarından biridir.
Ciao !!
Lev
Uzun sayılabilecek bir aradan sonra tekrar merhaba internet denen şey. Normalde geceleri girişirdim bu blog olayına ama nedendir bilmem gayet gündüz şu an. Gri bir hava var İstanbul’da hatta. Çok da soğuk değil. Rumeli Kavak’ı falan çok hoştur bu havalarda.
Neyse, uzun zamandır blog yazamamamın nedenini de söyleyim, video! Temmuz’dan beri bir video kafasıdır gidiyor bende. Ucundan azıcık bulaşmıştım ama tutup da Final Cut denen programı öğreneceğim aklıma gelmezdi. Aklıma sokanlar sağ olsun!! Çok s.kimsonik videolar çekiyorum aslına da bakarsanız; http://vimeo.com/leventkopuz/videos
Yeni bir tanesi de şu an yükleniyor hatta.
Fotoğraflara gelecek olursak; bunlar yine bekletilmiş ve demlenmiş tarzda fotoğraflar. Ekim’den kalma hatta filmekimi’nden kalma.
Vapurda başlıyor..
Bir yalnızlık hissi gibiydi pencereden uzaklara bakışım.. Yokluğun bir tahta, tahtada bir demir, demirde güneşin sarısı, sarıda başak, başakta rüzgar… Rüzgarda…
Çok güldüm şu an. Ne saçmalıyorum ben. ahaha.
Bildiğin vapur camı işte.
Bu arada kalmış gemilere acıyorum. Yeni yapılan gemiler gibi modern değil. Koltukları, sağı solu değiştirince de arada kalmış hissi veriyor. Tersten ergenlik gibi.
Demiştim ya filmekimi vardı o gün. 3 film’in ilkinin giriş olayı.
kırmızı. opera’ları andırıyor.
İlk filmin adı Margin Call. Şiddetle tavsiye edilir. 2008′deki bütün dünyayı saran ekonomik krizin ilk bilmem kaç saatini ele alan, kurgusu ve oyunculuğu güzel video parçası.
Ağır sanat.
Tekrar vapur. Tekrar karşıya geçiyorum. Arada bir işim çıktı halledip dönecem.
Bunu sevdim.
Taksim’e doğru.
Sıkıntılı bir durum. Kafasını oraya koyacak kadar zahmete giriyorsa bir kadın, acilen çözülmesi gereken sorunları var demektir. Yanındaki abi de hissetmiş gibi kadını.
Burasını hatırlamıyorum neresi. Bir ihtimal Beylerbeyi olabilir. Ya da The Hall’un sokağı. Araya kaynamış sanırım. Görmezden gelin.
İkinci film’i beklerken.
İkinci film’de.
Diğer filmler neydi hatırlamıyorum şu an. Kitapçık da çok uzakta masamdan. Fotoğraf ise, diğer filme girmeden önce dinlenme salonuna giderken.
Fotoğraftaki etkinin adı da; Blur. Bilmeyenler olabilir pek tabii.
Dinlenme salonu dediğim yer, Starbucks. Bu abi başka şeylerin peşinde gibi ama.
Bu da ben. Gözde Güngör çekmişti. Aslında o da tesadüfen gelmişti oraya. Kahve sızdırıyor.
Tekrar film’e.
Belirtmem gereken bir şey var; insanlara ¨festival fim’i¨ ya da ¨film festival’i¨ dediğin zaman kafalarında oluşan ¨ucube filmler, çok sanatsal filmler, çok eski filmler, çok basit filmler¨ imajını yok etmek için ne yapmak gerekiyor bilmiyorum. Bir el atın bu olaya.
Etrafımdaki insanlardan da var, festival filmi diyoruz çok sanatsal geldiği için kulağa her halde, ¨yaaa sinemaya gidelimmm¨ diyenler oluyor. La şapşal, 6 ay sonra sinemada izleyeceğin filmi gel izle diyoruz sana burada, sen halen daha Hollywood’un kucağına oturmadan rahat edemiyorum diyorsun bana. Adam ol festival’de film izle.
Sokakta hangi gence sorsan sinemaya bayılır. Festival diyince burun ekşitir kılkuyruk. E tabii bir bilete 20 TL vermeden sinemaya gititğini hissedemiyor bebe.
Neyse.
Yaşlı teyzeler soktak bir garip oluyor. Hele, 60 yaş üstü olup da insanların arasında halen daha bulunabiliyorsa, saygım artıyor.
Nedeni de, yaşlı tripleri yapmadığı için. Bu mevzu derin, sığmaz buraya.
Yalnız çöp. Yazının başındaki yalnız pencere gibi.
Yalnız adam ve yalnız gölgesi.
Yalnız dört ışık.
Yalnız delikler.
Bu da evimin caddesi. Geceleri çok güzeldir. Çengelköy.
Çok mu gergin oldu yazı bilmiyorum fakat arada gergin olmak iyidir. Hem sesli güldüğüm kısım da vardı ya dur bir dakika. İyi oldu iyi.
Olaylara karışmayın gençler.
L.
..biryazakşamı.büyükbirgemininyanında,gemidenizinkenarında,büyükyıldızlarınaltında,büyükhayallerinardında, ..keşkelerinyokolmadığıbiryazakşamında,büyükbirdostileyanyana…
Bu akşam Yaşar ile Galata’da bir yerlerin açılışının bir parçası olduktan sonra ¨nereye ? nereye ?¨ soruları ardından ¨haydi Asmalı’dan bir geçelim..¨ gibi, klasik bir öneri atıldı ortaya.
Kamondo Merdivenleri’nden yukarı, sonra biraz daha yukarı. Kule’nin dibinden sağa ve düz ileri. Ortalık soğuk, sokakta insanlar az. Sağdan solda müzik sesleri dışında bir ses yok. Doğan’ı da geçip, tekrar soldan yukarı ve aradan bir giriş Asmalı’ya..
Asmalı ise, bom boş. Boştan da öte, ıssız. Neye göre; geçen sene aynı zamanlara göre..
Az daha ilerledik ve aklımdaki yere, Bezgin’e yöneldik ki dışarıdaki oturma yerleri yok. Onlar da ıssız. ¨Hmm tabii ya!¨ dedim içimden ve eve gelince bu fotoğrafları hatırladım-hatırlattırıldım. Blog’ları yazılacak olan fotoğraf klasörlerinden birindeydi bunlar.
Ve artık bu parçalar da, tarih sahnesindeki yerlerini aldılar böylece.
Fotoğraflar, geçen yazın bir akşamında ve akşamüstüsünde çekildi. O zamanlar, oraların ne ıssız olacağı hakkında bir bilgi ya da bir öngürü vardı.
Sadece belgelemeye yönelik bir yaklaşımdı. Sanki, belki de bir daha bu imkanım olmayacakmış gibi de yapmışım. Oturduğum yerden, kimsenin farketmeyeceği şekilde…
Ortaya çıkan fotoğraflarda, Asmalı ambiansından çok, oradan geçen insanların ambiansı oluştu fakat; onlar da oranın bir parçasıydı neticede.
Bu arkadaş biraz farketmiş gibi. E tabii, kamera biraz iri olunca!
Kızın çantası konu burada.
Hiç farkında olmasak da, orası bir sokaktı. Hatta öyle bir sokak ki, ortasından geçerken yanlışlık ile telefonunu cebinden çıkarmak için yavaşlasan arkandaki insanın sana çarpacağı bir sokak.. Ya da pardon bu bir sokak değildi, açık hava restaurantıydı.
Şimdi bir sokak sanırım artık.. Issız ama tekrar can bulacak bir sokak. Çarpışmadan..
Genel bir durumdur, yüzlerce insanın geçtiği sokaklarda o kadar az kişi kafalarını kaldırıp da yukarı bakar ki.. Yukarıdan aşağıya bakmak daha zahmetsiz bir şey olduğu içindir herhalde.
Kıyafetin rengi.
Ve bir çarpışma anı daha.
Tamam, itiraf ediyorum; meselenin başlangıcı Asmalı’dan geçen insanlar değildi. Bu kızıl hatundu. Sigara içişi falan iyiydi..
Fakat bu fotoğraflar, tamamen Asmalı’yı belgelemek adınaydı.
Hep mi gözümüzden kaçmış ya da hiç mi rahatsız etmemiş bilmem; dükkanın masaları yetmemiş, geride kalan ve insanların yürüyerek geçeceği bölgeye bile sandalye atmışlar. Bunu da yeni fark ediyorum.
Ve mimarisi.
Açık hava restaurantı.
İşin bir güzel yanı daha, bu kadar insanın gideceği alternatif mekanların açılması Asmalı ve Galata taraflarında. Çeşitlilik, kaliteyi getirir neticede.
Bu da en sevdiğim masaydı benim.
İyi geceler.
L
Yeni bir uygulama başlatıp, bundan sonra her blog girdisinde fotoğraf daha doğrusu görsel üretimleri içerik alan faydalı link’ler vereceğim yazının sonunda.
Televizyonunu yeni açanlar için ise belirtmek gerekir ki; şu anda bulunduğunuz blog 2007′den beri aktif halde olup içerik olarak fotoğraf temelli ve onları destekleyen metinlerden oluşmaktadır.
Genellikle gündelik hayatın, kendi bakış açımla gördüğüm sahnelerini barındırır fotoğraf olarak. Alt metinler de, bunlar ile bazen alakalı bazen de alakasız ama anlamlı şeylerdir.
Peki ¨sen kimsin ?¨ diye soranlara da, cevap buradan gelsin; http://about.me/leventkopuz
Bu yazıda ise geçenlerde Karaköy’den Galata’ya çıkan Tünel’e alternatif bir yol üzerinde çekilen detay fotoğraflar var. Çok da fark yaratan fotoğraflar değil fakat hayatta her şeyi de farklı olmak ve fark yaratmak için yaptığımız söylenemez herhalde. Paylaşmak bazen su kadar basit ve komplike bir şeydir aslında.
Karaköy Tramvay durağında indikten sonra karşıma çıkan bu sahne. Bu ağaç, tam olarak durağın arka tarafında 20m ileride ve orada olmaması gereken bir ağaç gibi. Bu kadar sıradan bir fotoğrafa anlam katmaya çalışmıyorum. Ya da çalışıyorum.. Yine de bu ağaç farklı.
Karaköy. Burada güzel olan şey, binanın üzerine düşen gün batımı yansıması. Bu arada fotoğraflar, saatleri geri almadan önce çekilmişti.
3 tane durağan olmayan canlı. Sırf bu yüzden binaları daha çok seviyorum insanlardan.
En başta bahsettiğim, Galata’ya çıkan yolun başı. Tam olarak, Tünel’in yanından Bankalar Caddesi’ne doğru..
İyisinden bir fiyat etiketi. Tamamen doğal yöntemler ile gayri-resmi bir etiket.
Baret takılıyor artık sokaklarda. Doğu’da ise insanlar depremden hasar almış binalarda yaşamaya zorlanıyorlar.
Çamurdaki bir yansıma gibi.
Burası da tam olarak, Bankalar Caddesi’nin sonundan sola yukarıya doğru giren sokağın başı. Tabelayı takip..
Bana eşlik eden bir adam. Normalde bu fotoğraf siyah/beyaz olmalıydı fakat akışı bozmaması için dokunmadım.
Çıkarken solda.. Bu şehir nasıl bir şehir. Toplumdaki kültürlerinin farklılıkları mı yoksa insanların umursamazlığı mı bu kadar farklı iki binayı yan yana getirmeyi başarmış. Ya da yerel yönetimler mi..
A Takımı’nın arabası.
Siyah uçan balonlar. Fitili ateşlenmiş bir siyah bomba. Balonlar gözetliyor, kimlikleri belirsin fakat görüldüklerinin farkındalar.
Evet, bu yazıda pek insan fotoğrafı yok. Ki yazı, Karaköy’den Gatala’ya çıkan bir sokak üzerine kurulu.
O yüzden bu yolun ortasından fırlayan bu sarı şeye fazla takılmayan.
Bu bir cevizin dış kabuğu olsa gerek. Apartmanın önünde.
Sokakların paylaşım alanları olarak en özgür şekilde kullanılması bu sanırım. Gözlerden uzak, bir anda ortaya çıkan bir düşünce ve duvarda can bulması. Neyse ki muz zamanı geçti.
Görmesi elinden alınan bir kişi. Ya da gördüklerinden dolayı artık hapiste olan biri. Ya da beyninin renkliliği ile gerçek olan dünyayı nasıl gördüğü arasındaki farkın farkında olmayan biri.
Şüpheli poşet.
Napoli gibi.
Tabela devam.
Kedilerin olması gerektiği yer; sokaklar. Ev kedilerini, sahipsiz ya da hasta diye evlerine kapatan insanlar var bu şehirde. ¨çok hastaydı¨ ¨çok yalnızdı¨ diye eve hapsedilen kediler, iyileştikten sonra sanki ait oldukları yerlere bırakılıyor. Özellikle genç kızların, onlara içsel bencil çıkarları ile evlerinde beslediklerini düşünürsek. Zavallı hayvanlar insanlar gibi davranmaya başladılar.
Galata Meydanı’nda sonunda. Sakin bir ortam, hava biraz serin ve ortalık sakin. Bir şeyler okuyacak kadar sakin.
Şişhane’ye giden sokak. İki turist genç. Ya da değiller. Artık buraya gelip yerleşiyorlar turistler de. İstanbul eski yüzyıllardaki imajına kavuşuyor tekrar. Keşfedildikçe kendine yeni hazineler katan bir şehir burası. İyi tarafından bakın bir an için!
Aynı sokakta sağ tarafta.
Balkonın kapısı açık kalmış. Pencereler de.. Yaşanmışlık hissi ama bir o kadar da belirsizlik. Zamanın boşlukta kalması gibi. Yansımalar da takip ediyor..
Burası anlatması zor bir yer. Hatıradan fazlası. Hep hatırlanmayı hak eden bir sahnenin cereyan ettiği bir merdiven. Olması gerektiği gibi acısız şekilde sona eren bir duygu yoğunluğu. Geride özlem bırakarak..
İnsan davranışlarını izlemek, hem de herkesin onları izlediğini düşündüğü yerde herkesten daha farklı bir göz ile onları izlemek.. Onlara açıkça ne yaptığını söyleyerek, onların seni anlamayacağından emin olmanın verdiği güven.
Fizik. Akışkanların mekaniği.
Ve sonunda, malum kişi ile buluşmadan önceki son bekleme yeri. Başka bir merdivenlerin olduğu yer.
Bu arkadaş da annesine poz veriyordu. Alakasız merdivenlerin olduğu yerde, alakasız bir surat ifadesi ile. Hemen sonrasında bana laf atmamış olsaydı, tamamen kişisel nedenler diyecektim bu poz verme olayına. Neyse ki, fotoğrafını çektiğimin farkında değildi.
Soldaki benim dizim.
Ve evet, link arşivinden bir link seçmenin zamanı şimdi; Buenos Aires’den Diego Levy – http://www.diegolevy.com/
Aydınlanma ile..
L
Geçenlerde, daha önce hiç deneyimlemediğim bir fotoğraf performansı içindeydim. Hatta fotoğraf kısmı ile alakam olmadığı gibi, olayın içeriği hakkında da bir bilgim yoktu. Sadece mantık, işlevsellik olarak daha önce pek çok filmde yer almıştı bu olay.
Olayı, olay anında öğrenmeye çalıştım. Bir işlem şeması vardı bu spor oyununun. Bir de adı vardı; Okçuluk. Hatta Okçuluk Dünya Şampiyonası’ymış.
Benim de öncesinde haberim yoktu olaydan. Sportif performansların yegane fotoğrafçısı yakın arkadaşım Semih, kapıma gelip ¨haydi gidiyoruz¨ demeseydi de kolay kolay haberim olmazdı. Alt komşum bu arada kendisi, o yüzden kapıma gelmiş olabilir.
Neyse. İşin garip yani, hiç haberim hatta bilgim bile olmayan organize bir olayı fotoğraflarken bulmak kendimi. Kademe kademe. Parça parça ve sıra ile fotoğrafladım.
Hatta işi kılıfına uydurup, bir de böyle bir lens ile kamera da geçirdim elime (aşağıdaki);

© http://blog.martinbaileyphotography.com/
Açıkcası, Semih güzel bir ev sahipliği yaptı da diyebilirim bu yüzden. Lensi tanımayanlara; 600mm f/4. Body de, Canon EOS 1D Mark III.
Anlayacağınız, aşağıdaki fotoğraflar bu birleşim ile çekildi.
Olay böyle başlıyor; sporcu yerini alıyor ve yaklaşık 35-40m’lik mesafedeki hedefe nişan almak için hazırlanıyor.
Nişan alıyor. Bunu yaparken çok cool ve dikkatli olmak gerek sanırım. Bu kız öyleydi hep.
Ve bırakıyor! Yaklaşık 3-4sn sürüyor, nişan aldıktan sonra oku bırakması.
Ok hedefe varıyor ya da varmıyor.. Dünya Şampiyonası kafasında olan okçularınki varıyor tabii.
Neyse, sonra birileri gidip yanına okun vurduğu noktaya göre puanını söylüyor. Diğeri de not alıyor.
Sonra bir kadın sağ kolunu kaldırıyor.
Bütün bunlar olurken de, arkada güzek bir kız optik bir dürbün ile hedef noktasını gözetliyor.
Sonra kafasını kaldırıp bir şeyler bağırıyor bu güzel kız. Daha arkasında da TRT’nin canlı yayını yapılıyor.
Hedefi gözetleyen güzel kız yetmezmiş gibi, sağ tarafta çadırın içinden bir adam da hedefi gözetliyor sessizce.
Ve tabii, en arkadan da birileri seyirci olarak olayı izliyor.
Bütün bunları aynı anda süzen ve belgeleyen Semih de, bana poz veriyor. (fotoğrafın çekildiği mesafe yaklaşık 40m)
Bu tip bir blog yazmayalı çok olmuştu. O yüzden benim içime sindi blog arşivinde yer alması böyle bir şeyin.
Ah bir de, unutmadan, tarihteki çok eski sporlardan birinin Dünya Şampiyonası yapılmış ve yazılı ya da görsel haberlerde bunun haberi bile düzgün bir şekilde geçmemiştir. Garip.
Ya da ben kaçırmış olabilirim.
Son olarak, bu yukarıdaki fotoğraf tipinden hoşlanan insanlar için de spor fotoğrafçılığının uç noktaları adlı link’i sunmak isterim;
http://www.boston.com/bigpicture/2011/11/pan_american_games_2011.html
İyi bayramlar herkese.
L
Neden Bienal ?
Bu sorunun cevabını bu yazıda bulamayacaksınız çünkü burası bir fotoğraf blog’u. Yani burası bir fotoğraf blog’u olmasaydı da bulamayacaktınız çünkü Bienal denen şey tam bir karmaşa. Biz burada daha basit takılıyoruz. Daha yüzeysel mevzulardan bahsedip, gündelik fotoğraflar ile bunları süsleyip, alt metin falan da derken ortaya kolay hazımlık bir sunum çıkıyor. Son 4 senedir de olay böyle devam ediyor.
Bulacağın şey ise, 12. İstanbul Bienali’nin muhtemelen daha önce görmediğin algıda ve seçicilikte olan fotoğrafları. Artık bunlar da sana ne hissettirirse…
Bienal, Tophane – Antrepo 3 & 5′te.
Bu ben.
Bu da Yaşar. Londra’dan yeni transfer.
Bu sefer ki Bienal’in en temel özelliği belki de sunum şekliydi. Antrepoların içleri özel odacıklara ve büyük salonlara ayrılmıştı. Çok basit ama işlevsel bir yapıya sahipti. İyi de olmuştu. Ryue Nishizawa’ya tebrik buradan.
Tropik Kalıntı – Jonathas de Andrade çalışması. Bu güzeldi.
Zaten dikkatimi ve önemimi çeken çalışmaların fotoğrafları var yazıda. Bu yüzden ayrıca belirtmek gereksiz.
Sergi alanının iç mekanı. Olması gerektiği gibi gayet.
Yaşar’ın sanata yaklaşımı.
Tarihteki en müthiş başarılardan biri. Vietnam Savaşı! Laf!
Bienal, 5 kısımdan oluşuyor. Bunlar; İsimsiz (Soyutlama), ¨İsimsiz¨ (Ross), ¨İsimsiz¨(Pasaport), İsimsiz (Tarih) ve ¨İsimsiz¨(Ateşli Silahla Ölüm)
Beni en çok etkileyen de ¨İsimsiz¨(Pasaport) oldu.
Temiz sunum.
Farklı bir farkındalık ile anlatım.
Bir tanıdığın parmakları. Parmaklarını kullanan kadın güzeldir.
Bu fotoğraf da bana Londra’da bir Modern Sanat Galeri’si havası uyandırıyor.
Bunu sevdim.
Önemli şahsiyet. Siyah olan.
Gittiğimde, daha önceki yıllarda hiç görmediğim kadar 40 yaş üstü katılımcı vardı. Sanat denen şey topluma yayılıyor her geçen 2-3 yılda bir.
Adolf Eichmann. Karizma isim.
Bunun da anlatım dili çok ustaca. Teknik olarak da hoştu.
Asıl eser bu. Fırça Darbesi!
Burası sanırım kendimi bulduğum yerdi. Kızdan ötürü değil. Duvardaki fotoğraflar. Kız da bir şey bulmuş olmalı hem, duruşa bak.
Bu Bienal çalışanlarına özellikle mi, çalışma esnasında kitap okumaları söyleniyor anlamış değilim. Herkeste bir kitap okuma pozisyonu var ve bazıları çok çiğ duruyor. Bazıları da tepki olarak telefon ile konuşuyordu sevgilisi ile. Saçma.
Yeşilden maviye.
¨Who paid bills ?¨
Güzel bir metafor.
Japon kafalar. Asker bunlar. Bu çalışmanın yanındaki görevli kadından bilgi alabilirsiniz. Biraz kitliyor sizi ama olsun güzel anlatıyor.
Bu da benden.
Antropa No:5′e geçiş.
Geçiş öncesi kahve molası.
Yaratıcı.
Bu da çok önemli bir çalışma. Güzel şeyler anlatıyor. Vakit ayırmak gerek.
Bu görüntü güzel bir görüntü. İzleyicilerin çoğu, çalışmalara bakıp geçmiyordu. Alt metinlerini de okuyordu. Tabii bazıları da parmakları ile dokunuyordu. Yeri gelmişken, parmaklarını kullanan kadın güzeldir.
Çok sev. İğrenç.
Bunu bakmadan netleyip, kadraj almıştım. Marifet diye söylemiyorum ama yapmak kolay değil.
Bu fotoğrafı da Burak’a havale ediyorum. O çok sever.
Bu çalışmanın adı, ¨benim çileli başım¨. Bütün çalışanlar yorgun ve bitkin halde. Bu arkadaşları bu şekilde çalıştıran yönetim, nasıl bir performans bekliyor acaba.
Sergi mekanının hemen dışı. WC’lere giden yollar. Arkalar, aralar..
Eser No: 13
Asıl sanat, bu duruş işte.
Bu da çok etkileyiciydi. Son dönemlerde ağzımızda pelesenk olan bir tabirin nasıl da sanat ile iç içe geçtiğini görüyoruz. Yani demem o ki, sanat toplum içindir. Toplum da sanatçı içindir.
Bu sene ki Bienal böyle bir şeye benziyordu işte. Ne anladım Bienal’den peki ? Bienal, her şeye-her şekilde umarsızca-acımasızca-kayıtsızca-bir çırpıda-korkusuzca gönderme yapabilen bir nesne olmuş. Dolaylı anlatım o kadar çığrından çıkmış ki, birazcık mantığı olmayan insanlar izleyince bambaşka şeyler anlıyorlar çalışmadan. Ben de bu yüzden Bienalleri bu kadar seviyorum sanırım. Hatta bu yüzden bir kaç kere daha gideceğim.
Siz de mutlaka gidin. Hiç bir fikriniz yoksa bile gidin. Farklı bir şeyler yapmak iyi gelebilir hem.
Sevgiler,
L






































































































































































































































































